Game of Thrones’un en hoşuma gitmeyen yönü, hikayeleri hadım etmesi. Elbette ki kısıtlı kaynak ve bölüm sayısı düşünüldüğünde bu kaçınılmaz bir şey, yapacak çok bir şey yok. Lakin kitaplarda bazı noktalar var ki “ek yük olmazdı” dedirtecek şeyler. Videoyu hazırlayan arkadaş için bu noktalardan biri de Bran’ın komada iken gördüğü “rüya” (Diziyi bilmem ama seride) belki de en güçlü karaktere dönüşebilir ya da onlardan biri olabilir. Yine yer yer kendi yorumlarımla “inceleme” yazımıza başlayalım.

Bran’ın komasında ilk kez Üç Gözlü Karga’yı görüyoruz. Burada gördüğü şeyler sadece “şu anı” değil ayrıca “gelecek anı” da kapsıyor. Bran ne kadar önemli biri olduğunun farkında değil ama Üç Gözlü Karga gayet iyi biliyor, bu yüzden onun warg/yeşilgören güçlerini uyandırmak adına 3. gözünü açmaya çalışıyor. Karga’nın gelen tehdit hakkında bilgisi olduğu aşikar.

Bran, Jaime Lannister tarafından pencereden düştüğünde komaya giriyor (ve bacaklarının yürüme kabiliyetini yitiriyor.). Bir süre sonra da Karga, onu ziyarete geliyor.

Bran’ın Koma Rüyası

Uzun bir alıntı olduğu için “özet” içine aldım.

Yıllardır düşüyormuş gibi hissediyordu.

Uç, diye fısıldadı bir ses karanlığın içinden ama Bran uçmayı bilmiyordu, bütün yapabildiği düşmekti. Üstat Luwin çömlek çamurundan bir çocuk yaptı. İyice sertleşip kırılganlaşıncaya kadar fırında pişirdi. Bran’ın kıyafetlerini giydirdi ve çatıdan aşağı attı. Bran çocuğun nasıl kırıldığını hatırladı. “Ama ben asla düşmem,” dedi düşerken.

Zemin kendisinden o kadar uzaktaydı ki, etrafında dönüp duran gri sis bulutunun içinden zar zor görünüyordu. Ama ne kadar hızlı düştüğünün farkındaydı ve aşağıda onu neyin beklediğini biliyordu. Rüyalarında bile sonsuza dek düşemezdi insan. Tam yere çarpacağı sırada uyanacaktı. Tam yere çarpacağı sırada herkes uyanırdı uykusundan.

Ya uyanmazsan? diye sordu ses.

Zemin şimdi daha yakındı. Hâlâ çok, çok uzakta, binlerce mil uzakta ama az önce olduğundan daha yakında. Karanlık çok soğuktu. Güneş yoktu, yıldızlar yoktu. Sadece ona çarpmak için bekleyen zemin, gri sis bulutları ve fısıldayan ses. Ağlamak istiyordu.

Ağlama. Uç.

“Yapamıyorum,” dedi Bran. “Yapamıyorum. Yapam…”

Nasıl bilebilirsin ki? Hiç denedin mi?

Ses yüksek ve tizdi. Bran nereden geldiğini anlayabilmek için etrafına bakındı. Elinin uzanamayacağı bir mesafede, bir karga dönerek onunla birlikte yere yaklaşıyordu. “Bana yardım et,” dedi Bran.

Yardım etmeye çalışıyorum, diye cevapladı karga. Hiç mısırın var mı?

Bran elini cebine götürdü. Karanlığın, etrafında döndüğünü fark ediyordu. Başı dönüyordu. Elini cebinden çıkardığında birkaç altın renkli mısır tanesi havada uçuşmaya başladı. Mısırlar da onunla birlikte düşüyordu.

Karga avcuna kondu ve taneleri yemeye başladı.

“Sen gerçekten bir karga mısın?” diye sordu Bran.

Ya sen gerçekten dürüyor musun? diye sordu karga.

“Bu yalnızca bir rüya,” dedi Bran.

Rüya mı? diye sordu karga.

“Yere çarpığımda uyanacağım,” dedi Bran, kuşa.

Yere çarptığında öleceksin, dedi karga. Mısır tanelerini yemeye döndü.

Bran aşağı baktı. Artık dağların kar dolu zirvelerini görebiliyordu. Ve derin ormanlar içinde gümüş ipliklere benzeyen nehirleri. Gözlerini kapattı ve ağlamaya başladı.

Bunun sana bir faydası yok, dedi karga. Sana söyledim. Tek çözüm uçmak, ağlamak değil. Hem ne kadar zor olabilir ki? Ben yapabiliyorum. Karga, Bran’ın elinin etrafında uçmaya başladı.

“Senin kanatların var,” dedi Bran.

Belki senin de vardır.

Bran tüy bulmak umuduyla omuzlarını yokladı.

Bazı kanatların farklı biçimleri vardır, dedi karga.

Bran kollarına ve bacaklarına bakıyordu. Çok zayıftı. Bir deri bir kemik denecek kadar zayıf. Her zaman bu kadar zayıf mıydı? Hatırlamaya çalıştı. Sislerin arasında altın gibi parlayan bir yüz belirdi. “Aşk uğruna yaptığım şeyler,” dedi.

Bran çığlık attı.

Karga gaklayarak uçmaya başladı. Hayır bunu hatırlama, dedi çığlık kadar tiz sesiyle. Bunu unut. İhtiyacın olan şey bu değil. Geride bırak. Arkanda bırak. Bran’ın omuzlarına kondu ve gagalamaya başladı. Altın yüz kayboldu.

Bran çok daha hızlı düşüyordu artık. O yeryüzüne yaklaştıkça, gri sis bulutu uluyordu. Gözleri yaşlarla dolu, “Bana ne yapıyorsun?” diye sordu kargaya.

Uçmayı öğretiyorum.

“Ben uçamam!”

Şu anda uçuyorsun.

“Düşüyorum.”

Her uçuş düşüşle ballar, dedi karga. Aşağı bak.

“Korkuyorum…”

AŞAĞI BAK.

Bran aşağı baktı. Bütün iç organları sıvılaşıyormuş gibi hissetti. Zemin ona doğru koşuyordu sanki. Bütün dünya beyaz, kahverengi ve yeşillerden oluşmuş bir halı gibi önüne serilmişti. Her şey o kadar net görünüyordu ki, Bran bir an için unuttu korkmayı. Bütün diyarı ve içindeki herkesi görebiliyordu.

Bir kartalın gözlerine göründüğü gibi görünüyordu Kışyarı. Uzun kuleler bodur ve bastırılmıştı. Duvarlar toprağa çizilmiş gri çizgiler gibiydi. Üstat Luwin’i gördü. Bronz bir tüpün ucundan gökyüzünü seyrediyor, kaşlarını çatıp defterine notlar alıyordu balkonunda. Kardeşi Robb, elinde gerçek bir kılıçla avluda talim yapıyordu. Bran’ın hatırladığından daha uzun ve güçlü görünüyordu. İyi huylu dev Hodor’u gördü. Omzuna aldığı örsü Mikken’ın dökümhanesine götürüyordu. Ağır demir parçasını saman balyası kadar hafifmiş gibi taşıyordu. Tanrı korusunun ortasında, kara göle düşen gölgesinin üzerine eğilmiş büyük beyaz büvet ağacını gördü. Yaprakları rüzgârla titriyordu. Bran’ın baktığını hissedince kanlı gözlerini gölden ayırıp, bilgece Bran’ı izlemeye başladı.

Bran doğuya çevirdi gözlerini. Bir kadırga, Isırık’ın sularında süratle yol alıyordu. Küçük bir kamarada, önündeki masanın üzerindeki kanlı hançere bakarak tek başına oturuyordu annesi. Kürekçiler bütün güçleriyle kürek çekiyordu. Sör Rodrik küpeşteye dayanmış, küreklerin yarattığı sarsıntıyla titriyordu. Büyük bir fırtına yaklaşıyordu. Kara bulutların arasında şimşek parıltıları vardı ama nedense kadırgadakiler yaklaşan fırtınayı göremiyordu.

Güneye baktı. Üç Dişli Mızrak’ın ihtişamla akan mavi yeşil suları oradaydı. Yüzü kederle dolu babasının krala yalvarışını, geceleri ağlayarak uykuya dalan Sansa’yı ve içi sırlarla dolu Arya’nın sessizce onu seyredişini gördü. Etrafları gölgelerle çevriliydi. Gölgelerden biri, kül kadar siyah bir tazı gölgesiydi. Diğeri güneş gibi sarı ve sıcak bir zırh kuşanmıştı. Taş zırhlı dev bir gölge diğer ikisinin üzerine eğilmiş halde duruyordu. Miğferinin siperini açtığında görünen bir surat değildi. Miğferin içinde karanlıktan ve yoğun siyah bir kan gölünden başka bir şey yoktu.

Gözlerini kaldırdı. Dar Deniz’in ötesi kristal kadar net görünüyordu. Özgür Şehirler, Dothrak denizi ve ötesi, bir dağın eteğindeki Vaes Dothrak, büyülü toprakların kıyısındaki Yeşim Denizi, ejderhaların güneş ışığı altında uyandığı, Gölge’nin yanındaki Asshai.

Sonunda kuzeye baktı. Mavi bir kristal gibi parlayan Sur’u ve soğuk bir yatakta tek başına yatan piç kardeşi Jon’u gördü. Jon’un yüzü bembeyazdı. Bedeninin ısınabildiği günlerin anısı onu terk etmiş gibiydi. Sonra Sur’un ötesine baktı. Karla kaplı uçsuz bucaksız ormanların, Donuk Kıyı’nın, buz tutmuş beyaz mavi nehirlerin, üzerinde canlı hiçbir şeyin olmadığı ölümcül toprakların ötesine. Kuzeye, kuzeye ve daha kuzeye. Dünyanın sonundaki ışık perdesine baktı ve ardından perdenin de ötesine. Gözlerini kışın kalbine dikti. Bir çığlık attı. Ölesiye korkuyordu. Gözyaşlarının ısısı yanaklarını yakıyordu.

Artık biliyorsun, dedi omzunda oturan karga. Neden yaşamak zorunda olduğunu artık biliyorsun.

Bran, “Neden?” dedi anlamayarak. Düşüyor, düşüyordu.

Çünkü kış geliyor.

Omzunda duran kargayla bakıştılar. Üç gözü vardı karganın ve üçüncü gözü korkunç bir şeyler biliyordu. Bran aşağı baktı. Artık aşağıda kardan, soğuktan, ölümden ve delici uçlarıyla ona sarılmayı bekleyen buz kulelerinden başka bir şey yoktu. Ucu sivri mızraklar gibi bekliyorlardı onu. Kulelerin tepesi binlerce rüyacının kemikleriyle doluydu. Bran çaresizdi, korkuyordu.

“Bir adam korkusuna rağmen cesur olamaz mı?” dediğini duydu kendi sesinin.

Ve babası cevap verdi. “Bir adamın gerçekten cesur olabileceği tek andır korktuğu an.”

Şimdi Bran, dedi karga aceleyle. Seçimini yap. Uç ya da öl.

Ölüm çığlıklar atarak ona doğru geliyordu.

Bran kollarını açtı ve uçtu.

Görünmez kanatlar rüzgârı içti, havayla doldu ve Bran’ı yukarı çekti. Aşağıdaki buzdan iğneler geri çekilmeye başladı. Başının üzerindeki gökyüzü açıldı. Bran süzülüyordu. Bu tırmanmaktan güzeldi. Bu her şeyden güzeldi. Dünya tekrar küçülmeye başladı.

“Uçuyorum!” diye bağırdı mutluluktan sarhoş bir halde.

Fark ettim, dedi üç gözlü karga. Rüzgârı kanatlarının altına aldı, kanatlarını tam yüzünün önünde çırpmaya başladı. Bran’ı yavaşlatıyor, görmesini engelliyordu. Kanatları yüzüne çarpıyordu.

Acımasızca gagalamaya başladı. Bran alnında, tam gözlerinin arasında kör edici bir ağrı hissetti.

“Ne yapıyorsun?” diye bağırdı acıyla.

Karga gagasını açtı ve Bran’ın yüzüne gakladı. Tiz bir korku çığlığı. Gri sis bulutu bir duvak gibi dönerek açılmaya başladı. Karganın aslında bir kadın olduğunu gördü. Siyah saçlı bir hizmetçi kadın. Bran kadını bir yerlerden tanıyordu. Evet, Kışyarı’ndan tanıyordu kadını. Hatırlamıştı. Kışyarı’nda olduğunu fark etti sonra. Serin kulelerden birindeki yüksek bir yatakta yatıyordu. Kadın elindeki su dolu çanağı yere düşürdü, koşmaya başladı. “Uyandı! Uyandı!” diye bağırıyordu.

Bran alnına, iki gözünün arasına dokundu. Karganın onu gagaladığı yer hâlâ acıyordu ama kan ya da yara yoktu gözlerinin arasında. Çok güçsüz hissediyordu, başı dönüyordu. Yataktan kalkmaya çalıştı ama hiçbir şey olmadı. Yatağın kenarında bir hareket hissetti sonra ve bir şey bacaklarının üzerine oturdu. Hissedemiyordu. Güneş gibi parlayan bir çift sarı göz ona bakıyordu. Odanın penceresi açıktı ve içerisi çok soğuktu ama kurdun tüyleri sıcacık bir banyo gibi ısıtıyordu Bran’ı. Yavru kurdu olduğunu fark etti Bran, gerçekten öyle miydi? Çok büyümüştü. Yavruyu okşamak için elini uzattı. Eli yaprak gibi titriyordu.

Robb kule merdivenlerini koşarak çıktığından nefes nefese odaya girdiğinde ulu kurt, Bran’ın yüzünü yalıyordu. Bran sakince baktı. “Onun adı Yaz,” dedi.

Gördüğümüz gibi Karga, Bran’ın sadece uyanması için değil 3. gözünün de açılması için uğraştı. Çünkü uyanması hayatta kalması için yeterli değildi, yeşil görene dönüşmesi gerekiyordu.

“Seçmek zorundasın; uç ya da öl.” (uçmak burada, yeşil gören olmayı ifade ediyor, diye düşünüyorum.)

Eğer Bran’a söylenen her şey doğru ise Bran, WW’leri yenmek için en büyük faktörlerden biri konumunda. Bunun için de yeşil görene dönüşmek zorunda, eğer dönüşmezse sadece kendisi değil tüm insanlar ölecek. Bran bunu bilmiyor olabilir ama tüm dünyanın ağırlığı omuzlarında.

Uçtuğunda gördüğü şeyler onu sonsuza kadar değiştirdi. İlk kitapta bazı şeyleri 200 sayfa öncesinde görmüştü.

Bran’ın ilk gördüğü şey yaralanmasıydı. Jaime’nin onu ittiğini ve düşmeye başladığını gördü. Bu Bran’ın hayatında çok önemli bir noktaydı çünkü onun bu yola girmesine sebep olan olay tam da bu “düşme” anıydı. Zira Bran’ın olmak istediği şey bir şövalye idi ve Ned ile birlikte Kral’ın Şehri’ne gitmesi bekleniyordu. Fakat bunun yerine bu kaza oldu, bacaklarını kaybederek şövalye olma umudunuz yitirdi ve gördüğü rüya ve Reed kardeşlerin etkisiyle de Sur’un ötesine uzanan bir yola koyuldu, yeni bir amaç buldu. Karga’nın istediği şey de zaten buydu.

Elbette Jaime’nin yüzünü ve onun kimin ittiğini hatırlayamadı.

Hatırlamaya çalıştı. Sislerin arasında altın gibi parlayan bir yüz belirdi. “Aşk uğruna yaptığım şeyler,” dedi.

Bran çığlık attı.

“a face swam up at him out of the grey mist,shining with light, golden… “

Burada çığlık atıyor, çünkü bu küçük anı hala onu korkutuyor. Jaime “altın” kelimesiyle bağlantılı çünkü sadece saçları değil zırhı da “altın” ve ileride eli kesildiğinde o da “altın” olacak. Bundan sonra Karga’nın söylediği dikkate değer.

Karga gaklayarak uçmaya başladı. Hayır bunu hatırlama, dedi çığlık kadar tiz sesiyle. Bunu unut. Şu an ihtiyacın olan şey bu değil. Bir kenara koy. Uzağa bırak. Bran’ın omuzlarına kondu ve gagalamaya başladı. Altın yüz kayboldu.

(Türkçe çeviride biraz düzeltme yapıyorum çünkü İngilizce aslından çevirirken kafasına göre değişik yapmış çeviren abla.)

Bence Karga, Jaime ve Bran’ın ileride yeniden karşılacağını biliyordu, bu yüzden “şimdi buna ihtiyacın yok, unut bunu. Bir kenara koy, uzağa koy.” diyor. Tamamen unut, hiçbir zaman hatırlama demiyor. ŞİMDİLİK ihtiyacın yok, bir kenara koy diyor yani ileride Bran tüm bu olan biteni hatırlayacak. Sadece ihtiyacı olduğunda hatırlayacak. (Bu durumda Jaime’nin gerçekten de kuzeye gideceği fikrimi destekliyor.) Videoyu yapan arkadaşa göre zaten bu herkesin beklediği bir şey ama bence Bran’ın ileride Jaime’ye ihtiyacı olacak. Jaime Lannister’ın son savaşta büyük bir rolü olabilir (ben de aynı şeyi düşünüyorum.).

Sonrasında Bran, uçmayı öğreniyor ve her şeyi görmeye başlıyor. Tüm dünya altında yayılmış vaziyette, her noktayı en uzak noktaları bile görebiliyor. Bran’ın ilk gördüğü şeyler temelde “şu an” olan şeyler.

İlk olarak evini, Kışyarı’nı görüyor; herkes günlük etkinlikler ile uğraşıyor; Üstat Luwin’in odasında araştırma yapması, Robb’un kılıç talimi ve Hodor’un örs taşıması gibi. Bran, bunları pencereden dışarı baksa da görür ama Büvet ağacını gördüğünde “gözlerini” kara göden kaldırıp ona “bilgece” bakması… İşte bu ilginç nokta. Benim ilk dikkatimi çeken şey ağacın yaşayan bilinçli bir canlı gibi ifade edilmesi; görüyor ve bilgece bakıyor, demek ki düşünme yetisi var. Lakin büyük ihtimal ile bu ağacın kendisinden ziyade o ağacı network sistemi gibi kullanıp sağı solu izleyen kuzey güçleri/Karga vs. olsa gerek. Yani birileri sürekli Kışyarı’nı ve Starklarını izliyor gibi. Diğer yandan (belki çok önemli değildir) “kara göle” bakması, ne var o gölde ki ona bakıyor? Aslında bu konuda ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. Bran daha sonra da o gölden çıkan çıplak, hamile bir kadın görecek.Bu kısım biraz kurama girecek ama Martin’in “Buz Ejderhası” isminde bir kitabı var, animasyonu da çekilecek. Oradaki buz ejderhası, saldıran ateş ejderhalarıyla savaşıyor ve sonunda ölüyorlar ama buz ejderhası da eriyerek kara bir gölet oluşturuyor ki ister istemez ilk akla gelen Kışyarı’ndaki kara havuz/gölet oluyor. Bu kitabın bu evrende mi geçip geçilmediği sorulduğunda Martin, kitabı yazdığı zaman asoiaf’ın daha olmadığını söylemiş, lakin bunun “onay” yahut “yalanma” içeren bir cevap olmadığı aşikar.

Daha sonra bunların da ötesini görmeye başlıyor. Doğuya bakıyor ve annesiyle Ser Rodric’i bir kadırgada Isırık sularında ilerlerken görüyor. Annesinin, Bran’a suikast için kullanılan kanlı Valyria hançerine baktığını fark eder. Bu kısımda bir şey yok ama asıl mesele yaklaşan ve kara bulutlar içinde şimşekler çakan bir fırtınanın yaklaşmasıdır. Lakin kadırgadaki kimse bunu görmüyordu. Bu ilk başta gerçek manada kullanılmış bir betimleme gibi geliyor ama Cat. Povlarında fırtınaya yakalandıklarına dair bir işaret de yok. Zaten yakalansaydı gemiden daha küçük olan bir kadırganın bundan sağ çıkma olasılığı düşük olurdu. Bu bir mecaz betimleme, gelecekle ilgili bir işaret, foreshadowing. Sadece Bran görebiliyor… Yaklaşan fırtına, Cat’in ölümü, yüzleşeceği sorunların( ve ailesinin başına gelecek felaketlerin) habercidir.

Ardından Ned’in kral’a yalvardığını; Sansa’nın gece ağlayarak uyuduğunu ve Arya’nın da sessizce onu seyredişini görüyor. Elbette burada yine bir düzeltme yapmam gerekiyor, çeviri eksikliği/hatası ne derseniz deyin; İngilizce aslı şöyleArya watching in silence and holding her secrets hard in her heart. Yani Arya sessizce izliyor ve sırlarını kalbinin içinde zoraki tutuyor… Ned, krala yalvarıyor çünkü Sansa’nın ulukurt’u Leydi, ölüme mahkum edilmişti. Sansa da bu yüzden ağlıyor. Arya ise sessizliğe bürünmüş bir şekilde sadece izliyor ve Cersei ile Joffrey’in ne yaptığını asla unutmayacak; ileride isimlerini listeye ekleyecek. Bu an, Arya’nın karakterinin daha karanlık yöne ilerlemesini hızlandırıyor. (Mycah’ın öldürüşü ve sonrası olanlar ilk çatırdama oluyor diyelim.) Bu olay Sansa’nın Joff’un kraliçesi olma umudunu tamamen parçalamıyor ama camda bir çatlak oluşturuyor, bir örümcek ağı ki bu ağ, ileride Sansa’yı tamamen esir alıp, sıkıtıracak.

Bran ayrıca Ned ve kardeşlerinin etrafında gölgeler fark ediyor. Yüzlerini net seçemiyor ama belirgin özelliklerini fark ediyor. Bir tanesi “kül kadar siyah” ve bir tazının yüzüne sahip. Diğeri bir güneşten zırh giymiş gibi görünüyor; altın ve güzel. (Türkçe çeviride sarı ve sıcak demiş. :expressionless: ) Bir üçüncü gölge ise taş zırhlı ve dev gibiydi, diğer ikisinin üzerine eğilmiş halde, miğferin yüzü açılınca “karanlıktan ve siyah kan gölü” dışında bir şey yoktu. İlk gölgenin Sandor olduğu belli; kül kadar siyah olması hem saçının rengi hem de bir ihtimal “ateşle” olan deneyimine gönderme olabilir, korkunç yüzlü tazı suratı da zaten yanan yüzünü ifade ediyor. İkincisi ise “altın, güzel, güneş” Jaime Lannister dışında biri olamaz gibi. Rüyanın başında da onu görmüş ve “altın” ile ilişkilendirmişti. Son gölge ise Sandor’un ağabeyi Dağ gibi ama gördüğü hali daha çok ileride dönüşeceği wight’a bir foreshadowing gibi. Bilhassa “siyah kan” wight olanların özellikleri arasında. Öbür yandan Oberyn’nin kullandığı zehir de onun kanını siyaha çevirmiştir. Taştan zırh, onun dağ olmasına işaret ki malum dağlar taştan yapılmıştır. (Ayrıca sesinin taş kırma sesine benzediği söyleniyormuş galiba. Wiki’de öyle yazıyordu.)

Ardından gözleri doğuya, Dar Denizin ötesine gidiyor; Asshai, gölge topraklarına uzanıyor… Ejderhaların güneş doğumunun altında karıştırdığı yere… Bran’ın gördüğü her şey şu an yahut yakın gelecekte olanlar gibi duruyor. Bu kısım rüyanın en ilginç noktası, çünkü Ashhai’nin gölge topraklarından gün doğumu altında takılan ejderhaların olduğu toprakları görüyor… Şimdi bizim bildiğimiz bu topraklardan gelen 3 taşlaşmış ejderha yumurtası, o sıralarda Dothrak topraklarında Dany’nin elinde duruyor. Ejderhaları görecek ise Dany’yi görmesi gerekirdi, onu görmesini beklerken Bran gidiyor Asshai topraklarını ve orada ejderhaları görüyor. Şimdi ister istemez orada daha fazla ejderha olup olmadığını merak ediyoruz. Diğer bir soru ise Bran, şu anı mı yoksa yakın geleceği mi görüyor? Şu an ise daha fazla ejderha var gibi, yakın gelecek ise Dany ve ejderhaları, Meeren sonrası Asshai topraklarına uğrayacak olabilir mi? Yahut orada daha fazla ejderha yumurtası var ve onlar da mı kırılıp uyanacak?

Bir sonrakinde Bran sonunda kuzeye dönüyor, mavi kristal gibi parıldayan Sur’a; piç üvey ağabeyi Jon Snow’u görüyor. Jon, soğuk bir yatakta uzanmış ve yalnız uyuyor, derisinde aşırı bir solgunluk büyüyor/yayılıyor; ısınabildiğinin anısı onu terk etmiş gibi. Türkçe çevirisinde “solgun yüz” tabiri kullanıyor ama İngilizcede “his skin growing pale and hard” şeklinde belirtmişler. İngilizcem çok iyi olmadığı için yanlış çevirebilirim ama hala olmaya devam eden bir solgunluk, soğukluğun cildine yayıldığını, cildinde büyümeye devam ettiğini görüyoruz. Muhtemelen bu, Jon’un öleceğine dair bir foreshadowing, soğuk yataktan kasıt öldüğü, karla kaplı zemin de olabilir ya da cesedini içeri taşıdıktan sonra koyacakları yer de olabilir. Her şekilde o yer soğuk olacak ve Jon öldüğü için buz gibi bir bedene ve solgun bir yüze sahip olacak. Dahası Jon hep Hayalet ile uyuduğu için onun yalnız uyuması pek olacak iş değil.

Ve en sonunda Sur’un ve kuzeyin çok ötesine dönüp bakıyor; WW’lerin yaşadığı, canlı hiçbir şeyin olmadığı, Daimi Kış Topraklarına; Kışın Kalbini ve orada var olan şeyleri görüyor ve her ne görüyor ise orada bu, onu dehşete düşürerek çığlık atmasına neden oluyor. Hatta ağlıyor. Karga da bundan sonra “Artık neden yaşamak zorunda olduğunu biliyorsun… Çünkü Kış Geliyor.” diyor. Bu rüya ve sonunda gördüğü şey, Bran’ın asıl yaşama amacı ve bu hikayede onu bekleyen esaslı rolü, onun vazifesi.

Omzunda duran kargayla bakıştılar. Üç gözü vardı karganın ve üçüncü gözü korkunç bir şeyler biliyordu. Bran aşağı baktı. Artık aşağıda kardan, soğuktan, ölümden ve delici uçlarıyla ona sarılmayı bekleyen buz kulelerinden başka bir şey yoktu. Ucu sivri mızraklar gibi bekliyorlardı onu. Kulelerin tepesi binlerce rüyacının kemikleriyle doluydu. Bran çaresizdi, korkuyordu.

Stark Hanesinin “Kış Geliyor” sözü, basit bir mevsim habercisinin çok ötesinde daha derin bir manaya sahip olduğunu hep söylemişimdir, videoda ki arkadaş da benle aynı fikirde. Bu sözlerin gerçek manası unutulmuş olsa da burada kast edilen kışın “ww’ler” olduğu görülüyor. Demek ki ilk uzun gece nasıl sonlandırılmış ise geçici bir şeymiş ve Starklar bunu bildiği için sonraki nesillere “onların geldiğini” hatırlatmak istemiş.Bran bu yüzden yaşamalı ve uçmalı… Karga da mağara iken “uçacaksın” demiştir. Şahsen bu uçmanın bir hayvanın içine girerek yahut ejderha gibi bir şeyin üstüne çıkarak uçmak olduğunu (ihtimalleri yok saymayarak) düşünmüyorum, bu daha çok bu rüyada olduğu gibi bir mecazi uçmak gibime geliyor; her şeyi görebilecek hale gelmek.

En son ki alıntı da ilginç; gördüğü yer hala Kış Toprakları galiba; buz kulelerin olduğu yerler herhalde WW’lerin sarayı gibi bir şey ve BİNLERCE RÜYACININ KEMİKLERİNİN bu kulelerin tepesinde olması dikkate değer bir ayrıntı. Burada eskiden bir çeşit krallık gibi bir şey mi vardı? Artık yok olmuş, yok edilmiş ama kalıntıları, kemikleri var olan? (Warg Kral ile alakalı olabilir mi bu bölge? Yaşadığı söylenen yerden çok uzak bir yer Kış Toprakları ama efsaneler eklemeler ve değişikliklerle günümüze gelir, unutmayın.) WW’lerin insanlara düşman olmasının sebebi bir şeyler meydana geldiğini mi anlatıyor geçmişte? Yahut mecazi anlatımlar mı hepsi? Fikirleriniz nedir?

Önemli Cevaplar

  1. Bran’ın sakat kalmasının sebebinin “tanrı” isteği olması kesin gibi. Kralların çarpışmasında Catelyn ve Jaime arasındaki diyalog “Bran kimseyi gözetlemezdi.’ 'O zaman şu kıymetli tanrılarınızı suçlayın, çocuğu o pencereye getirip asla görmemesi gereken bir şeyi görmesini sağlayan kimdi?” Bran ve Jaime’nin hayatlarındaki kırılma noktası bu olayla başlıyor aslında, ikiside gerçek potansiyelini bulma yoluna giriyor.

    "Kulelerin tepesi binlerce rüyacının kemikleriyle doluydu. Bran çaresizdi, korkuyordu." Benim bundan anladığım Bran denenmiş olan ilk kişi değildi. Hatta Euron’un denendiğini bile söyleyebilirim. "Belki de uçabiliriz. Hepimiz. Yüksek bir kaleden aşağı atlamadığımız sürece nasıl bilebiliriz? İnsan, atlamaya cesaret edemediği sürece, gerçekte neler yapabileceğini asla bilemez. Euron’ un tıpkı Bran gibi yeşilgören olduğunu, rüyalar gördüğünü ama bunun kişiliğini farklı şekilde tetiklediğini düşünenlerdenim.

    Belki de uzun gece azor ahai ve diğer büyüğün şampiyonu arasında geçen bir savaştı. Azor Ahai diğer büyüğün şampiyonunu yenerek savaşı bitirdi. Ötekilerin tekrar harekete geçmesinin sebebi belki de yeni bir şampiyonları(liderleri) olmasıdır.

  2. Bu Jaime’nin sadece kendini aklamak, vicdanını susturmak için öne sürdüğü bir cümle. Böyle bir mantık olabilir mi ki? Biraz daha zorlasak “onu ben değil, Tanrı itti.” bile diyebilir bu durumda.

    Sonuç olarak Bran’ın başına gelen kazanın, onu KL yerine Kışyarı’ndan Sur ötesine gitmesini sağlayan olaylara sebep olduğu ortada.

    Hmm ilginç bir iddia ama şahsi fikrim geçmişte kalmış olanların kemikleri. Öyle her birini deneyip de “bu da olmadı” gibi bir durum olduğunu sanmam. Euron’un o rüyası hakkında söyledikleri de ilginç gerçekten.

    Demir Doğumlular da köken olarak sanırım İlk İnsanlar’dan gelme ama warg yetenekleri hiç bunlara geçmiş gibi sezinlemedim ama ender de olsa belki çıkmıştır, zaten Gri Kral kayda değer bir hikaye ve Euron “görmekle” ilgili bir şeylerden bahsediyordu 6. kitap povda.

    Aslında o dönem bolcana warg vs. olduğuna dair bir işaret var gibi ya da ne olduğunu tam bilemediğim.

    “Bütün kuşların içinde şarkıcılar var mı?”

    “Hepsinde,” dedi Lord Brynden. “İlk İnsanlar’a kuzgunlarla mesaj göndermeyi öğretenler, şarkıcılardı… fakat o günlerde, kuşlar kelimeleri konuşuyorlardı. Ağaçlar hatırlar lâkin insanlar unutur, şimdi mesajları parşömenlere yazıyorlar ve aynı deriyi hiç paylaşmadıkları kuşların bileklerine bağlıyorlar.”

    Bran, bir zamanlar Yaşlı Dadı’nın da aynı hikâyeyi anlattığını hatırladı…

    Yani o zamanlar bütün insanlar ve çocuklar, kuşları vb. warglayabiliyor muydu ki şimdi hayıflanıyor “derisini bile paylaşmıyor ama ayaklarına kağıt bağlayıp kullanıyorlar.”

    Ben ateş tarafı gibi buz tarafının da bir şampiyonu olabileceğini düşünüyorum, Melisandre POV’da bunu düşünmeme sebep olan bir kısım var.

  3. Bran zaten istemsiz olarak kötülüğe çalışıyor Melisandre görüsünde geçiyordu acaba neler olacak.

  4. Melisandre “düşmana hizmet ediyor” diye yorumluyor diye kötü adama hizmet ediyorlar, demek bana doğru gelmiyor. Bu kadının bakış açısıyla yorumladığı şeylere güvenemezsin. Ona bakarsak “Stannis AA” ama biz biliyoruz ki değil.

    Dahası Melisandre için “düşman” olabilir buz tarafı ama özünde onların kötülük abidesi olduğunu göstermez. Lannister - Stark savaşında kim iyi kim kötü? Aslında iki tarafta da iyi kötü insanlar var. Burada daha çok “haklı-haksız” noktası var. GRRM “buzu” tanımlamak için “intikam” demişti. Eğer bu şekilde işlediyse gerçekten de buz tarafı “intikam” için dönmüş olabilir.

  5. Öyle herkesi denediğini ben de düşünmüyorum. Demek istediğim potansiyel gördüğü kişileri denediği.

    Demir doğumlular tuz karısı aldıkları için kanda değişimler olmuştur muhakkak. Benim asıl şüphelendiğim Euron’un istihbaratının güçlü olması. Kan kuzgun gibi casusluğu güçleriyle yapıyor olması mümkün.

    Melisandre "Deniz kenarında, kara ve kanlı bir dalganın altında kalmış kuleler gördüm. En ağır darbenin
    **ineceği yer, orası.” **
    “Doğugözcüsü?”
    Öyle miydi? Melisandre, Kıyıdaki Doğugözcüsü’nü Kral Stannis’le birlikte görmüştü.
    Majesteleri, Kara Kale’ye yapılacak yolculuk için şövalyelerini bir araya toplandığında
    Kraliçe Selyse’yi ve kızı Shireen’i orada bırakmıştı. Melisandre’nin ateşindeki kuleler
    farklıydı ama böyle şeyler imgelerde sık sık olurdu. “Evet lordum. Doğugözcüsü.”

    Moqorro ve Melisandre görülerinde kan denizi görüyorlar. Peki Melisandre’nin gördüğü kule menzilde bulunan üç kule ise? Euron son kitabın yayınlanan bölümlerinde Redwyne donanması ile karşılaşacak. Peki bu donanmayı yenerse karşısında kim durabilir? Eskişehire girer ve istediği bilgiye ulaşabilir.
    Sur serinin sonunda mutlaka yıkılacak. Euron diğer büyüğün şampiyonuysa duvarı güneyden de yıkabilir.

Forumumuzda sen de tartışmaya katıl!  forum.gameofthronestr.com

6 kez daha cevap verilmiş

Katılımcılar