“Harrenhall Hayaleti, Dişi Kurt, Kurt Çocuğu, Kan Çocuğu, Kara Yürek, Yalnız Kurt, Gece Kurdu…Ölüm kokusu senden geliyor.”

GRRM’in Büyük Beşlisinden biri olan Arya, ailenin “kara kurt”u olarak Jon ile birlikte dışlanan bir karakter olarak öne çıkar. Batıdiyar’ın ataerkil baskısı ile “leydi” olması ve öyle davranması için zorlanır, yönlendirilir ve eleştirilir. O ise tüm bunlara baş kaldırır ve reddederek olmak istediği kişi olmak için ısrarcı olur. O kendi seçimlerini yapmak ister; kılıç kullanmak, macera yaşamak v eğer istiyor ise mimar olmak, kral konseyinde yer almak… Bana göre Arya, serinin en önde gelen “kadın hakları” savunucu olarak öne çıkar. Çünkü erkek egemen baskıya karşı çıkmaktadır ve kadınların sokulduğu kalıplara razı olmaz. Nitekim GRRM’in açıklamalarına göre Arya karakterini 60’lı ve 70’li yıllarda tanıdığı feminist kadınlardan esinlenerek yazmıştır. Yani kendisi de Arya’nın “feminist” karakterli olduğunu ifade etmiştir.

KL’den kaçtıktan sonra kendi macerasına sahip olur. Yol boyunca karşılaştığı tehlikeler ve kayıplar, onda derin yaralar açar ve değişime zorlar. İlk cinayetini 10 yaşında işler ve yol boyunca bu sayı yavaşça artmaya ve “dua” olarak kabul ettiği “ölüm listesini” genişletmeye de devam eder. İçinde büyük bir öfke ve nefret barındıran Arya’nın çocukluğu da babasının kellesinin kesilmesiyle sona ermiştir, aynı diğer karakterlerin çocukluklarının sona ermesi gibi. İlk kitaptan itibaren onun hikaye gelişimini ve değişen psikolojisini takip edip, sonunun ne olacağı/olabileceğini tespit etmeye çalışacağız.

(Arya Stark, Tyrion’dan ve Jon’dan sonra en çok POV sahibi olan ve GRRM’in Tyrion’dan sonra en sevdiği karakterdir.)

Diğer karakterlerin hikaye gidişatlarını okumak için: Daenerys Targaryen’ın Hikaye Gelişimi 3 ve Bran Stark’ın Hikaye Gidişatı 2

AGoT

image

Arya, Ned ve Cat Stark’ın beş çocuğundan biridir, kendisinden büyük iki ağabeyi ve iki küçük erkek kardeşi vardır. Ayrıca kendisinden iki yaş büyük ablası var. Ablasının aksine iğne işlerine pek yatkın bir karakter değil. Aslında “leydi” olmaya yatkın biri değil. Rahibeye göre “demircinin ellerine” sahiptir. Ablası Sansa ise Arya’nın olamadığı her şeydi; zarif ve yetenekli… Kısacası kusursuz bir leydi. Arya’nın ablasının bu kadar kusursuz olmasına içleniyor olduğunu ve kendisinden beklenen şeyleri yapamamasının ondan bir baskı oluşturduğunu görüyoruz. Ara ara bu baskının onu ağlattığını da görebiliyoruz. Dahası Sansa’nın yaşça büyük olması yüzünden tüm bu yeteneklere sahip olmuş gibi bir düşünceye sahip olduğunu da görüyoruz(at binmek, ev idaresi işleri ve sayılar haricinde. Arya bu üçünde Sansa’dan daha iyi ama Arya içi bunların önemi yok görülüyor). Bu yönden bir kıskançlık söz konusu. Sansa zarif bir kız kardeş istiyor ama Arya öyle değil; Arya da olduğu şekilde kabul görmek istiyor ablası ve annesi ve diğerleri tarafından ama zorla olmadığı bir kalıba sokuluyor ve eleştiriliyor. Bu durum, iki kız kardeş arasında da sürekli bir çatışmanın olmasına sebep oluyor. Özetle Arya, serideki diğer karakterler gibi (Jon ve Stannis hatta Tyrion …vb.) 2. çocuk sendromundan muzdarip.

Sansa yanakları kızaracak kadar alçak gönüllüydü. Yanaklarının kızarması ona yakışıyordu. Zaten yaptığı her şeyi zarafetle ve yakışık alacak şekilde yapıyordu. Arya içlenerek baktı ablasına.

Haksızlıktı bu. Sansa her şeye sahipti. Ablası ondan iki yaş büyüktü. Belki Arya doğduğunda bu yüzden hiçbir şey kalmamıştı. Sık sık böyle olduğunu düşünüyordu. Sansa dikiş dikebiliyor, dans edebiliyordu. Şiir yazabiliyordu. Arp ve zil çalabiliyordu. Hepsinden daha kötüsü, Sansa çok güzeldi. Annelerinin, Tullyler’e özgü çıkık elmacık kemiklerini ve gür kızıl kestane saçlarını almıştı. Arya’nın saçlarıysa donuk koyu kahverengiydi. Yüzü uzun ve sertti. Jeyne ona eskiden Arya Atsurat der ve ne zaman yanına gelse kişnerdi. Arya’nın ablasından daha iyi yapabildiği tek şeyin ata binmek olması da üzücüydü. Ata binmenin yanı sıra ev idaresi işlerinde de Sansa’dan daha iyiydi gerçi. Sansa’nın sayılarla arası hiç yoktu. Eğer Sansa gerçekten Prens Joffrey ile evlenecekse, çok iyi bir kâhyaları olması şarttı.

Arya -olduğu kişi yüzünden- kimsenin onu sevmediğini düşünüyor. Bu da onun ailenin diğer üyeleri ile olan ilişkisini hafiften etkiliyor. Aslında bunu en net ileride “kimsenin” -Jon hariç- onu geri istemeyeceğinden korktuğunda daha belirgin görebiliyoruz.

Merdivenlerin hemen başındaki muhafız odasında bekliyordu Nymeria. Arya’yı görür görmez hemen ayaklarının dibine geldi. Arya güldü. Hiç kimse sevmiyor olsa dahi, bu küçük kurt yavrusu çok seviyordu onu. Her yere birlikte gidiyorlardı. Geceleri Arya’nın odasında, yatağın dibinde uyuyordu yavru. Annesi yasaklamamış olsa Nymeria’yı da dikiş dersine götürürdü. Acaba o zaman Rahibe Mordane dikişlerinin ne kadar kötü olduğundan şikâyet edebilir miydi?

Arya’nın üvey kardeşi Jon’a olan düşkünlüğünü ilk POV’da görüyoruz. Arya ve Jon birbirlerine hem tip olarak benziyor(Stark renklerini alıp, Ned’e benzeyen sadece ikisi) hem de ikisi de ailenin kara kurtları olarak dışlanmış karakterler. Birbirlerine oldukça düşkün ve korumacı. Bu yüzden Sansa yahut bir başkasının Jon hakkında kötü konuşması her daim Arya’yı öfkelendiriyor. KL’den ayrıldıktan sonra da sürekli olarak Jon’a ulaşmaya çalışsa da daha başaramadı.

“Jon, onun kıza benzediğini söylüyor.”

Sansa iğne oyasına devam ederken iç geçirdi. “Zavallı Jon. Kendisi bir piç olduğu için kıskanıyor,” dedi.

“O bizim ağabeyimiz,” diye bağırdı Arya. Yüksek sesi akşamüstü sessizliğini bıçak gibi kesmişti.

Jon gülümseyip kardeşinin saçlarını muzipçe karıştırdı. Arya yanaklarının kızardığını hissetti. Jon’la her zaman çok yakın olmuşlardı. Tıpkı kendisi gibi, Jon’un yüzü de babasının kopyasıydı. Sadece ikisi benziyordu babalarına. Sansa, Bran ve hatta bebek Rickon, dış görünüşlerini Tullyler’den almışlardı. Büyüleyen bir surat ve ateş gibi yanan saçlar. Arya daha küçük bir çocukken kendisinin de bir piç olduğunu düşünürdü. Bu korkusunu Jon’a söylemiş ve teselliyi yine Jon’da bulmuş, meşru bir Stark olduğuna Jon tarafından ikna edilmişti.

Arya’nın yaptığı her şeyin (muhtemelen annesi ve rahibenin başında olduğu tayfanın) insanlar için rahatsız edici olduğunu görüyoruz. Kurduna Prenses/Kraliçe Nymeria’nın isminin verilmesini bile “büyük bir skandal” olarak görülmüş. Sürekli eleştirilen ve beğenilmeyen bir kız çocuğunun sürekli olarak öfkeli ve asi olması şaşılacak bir durum değil elbet.

Arya yavrunun bağını çözerken ufaklık da hafif hafif elini dişliyordu kızın. Yavrunun sapsarı gözleri güneş ışığı vurduğunda iki altın sikke gibi parlıyordu. Arya ona, halkını Dar Deniz’in öbür kıyısına geçiren savaşçı Rhoyne kraliçesinin adını vermişti. Bu bile büyük skandala yol açmıştı. Sansa kendi yavrusuna “Leydi” adını vermişti elbette. Arya komik bir surat yaparak kurt yavrusuna sıkıca sarıldı. Nymeria kulağını yalamaya başlayınca kıkırdadı.

Belki de Arya’ya karşı gösterilen tutumun da etkisiyle, 9 yaşında iken aslında hayatın pek de adaletli olmadığını anlayacak olgunluğa sahip görünüyor.

“Sen neden aşağıda onlarla birlikte değilsin?” diye sordu Arya, Jon’a.

Jon yarım yamalak bir gülümsemeyle cevap verdi. “Piçlerin, prenslere zarar vermesine izin yok,” dedi. “Prenslerin vücutlarındaki morluklar soylu darbelerden kaynaklanmak zorunda.”

“Of!” dedi Arya. Mahcup olmuştu. Bilmeliydi. Bugün ikinci kez, hayatın hiç de adaletli olmadığını düşündü.

Arya, bir kız olsa da erkekler gibi kılıç sallayabileceğini hatta yaşça büyük olduğu için Bran’dan bile daha iyi olabileceği konusunda Jon’u ikna etmeye çalıştığında Jon, ona katılmaz.

Bran, Prens Tommen’a bir darbe indirdi. “Ben Bran’dan daha iyi dövüşebilirim,” dedi Arya. “O yedi yaşında, bense dokuz oldum.”

Onun kılıç tutmak için çok sıska kollara sahip olduğunu ve bu iş için hiç de uygun olmadığını anlatıyor. Elbette bu sözler Arya’nın hiç hoşuna gitmez ve Jon’a kızgın şekilde bakar. Jon’dan bile istediği desteği görmemiş gözükür. Jon bile tipik bir erkek egemen bakış açısını Arya’ya yansıtmış ve önyargı ile karşılık vermiştir. Dahası yaşadıkları dünyadaki düzenin gerçeğini ona hatırlatır.

“Kızlar armaları alabilirler ama kılıç alamazlar, piçler kılıç alabilir ama armaları alamazlar. Kuralları ben koymuyorum küçük kardeşim.”

Jon bazı önyargılı görüşe devam eder.

Jon, Joffrey’in babasının geyik armasının yanı sıra annesinin aslan armasını da taşıdığına ve baba soyu ile bir tutmaya çalıştığına dikkat eder. Bunu olumsuz bir şey gibi sunar. Elbet bu sefer itiraz sırası Arya’ya gelir. Arya için bu kötü bir şey değildir, aksine kadın soyu da erkek soyu kadar önemli ve kıymetlidir ve de birbirine denktir. Biri diğerinden aşağı olamaz. Aslında bu konuşmayı ve itirazı ilginç buluyorum çünkü ileride Jon, bir dönem Stark soyunun erkek tarafının bittiğini ve kadın soyundan devam ettiğini öğreniyor. Haliyle Arya’nın itirazı çok yerinde oluyor: “Kadınlar da önemlidir.”

Doğru. Aksi halde bugün Stark soyu varlığını sürdüremeyecekti. Onun devamını bir kadına borçluyuz. Haliyle ister istemez Stark erkeklerinin talihsiz durumu göz önüne alındığında, bu olayın tekrar edip etmeyeceği ve Stark soyunun bir ihtimal Arya (ya da Sansa) tarafından devam edip etmeyeceğini merak ediyoruz.

“Lannisterlar çok kibirlidir,” dedi Jon. “Kraliyet armasının altında olmak yeterlidir sanırsın ama hayır. Annesinin soyunu kralın soyuyla bir tutmaya çalışıyor.”

“Kadınlar da önemlidir,” diye itiraz etti Arya.

Ned’in Kral El’i olmayı kabul edip, Sansa ve Arya’yı KL’ye götürme kararı sonrası, Arya’nın Jon’dan bir hediye aldığını görüyoruz. Bir kılıç. Aslında daha önce Arya, Jon’dan beklediği desteği görmemiş ve kızlar için kılıç sahibi olup onu kullanmamın -fiziksel zayıflıktan ötürü- pek mümkün görünmediğini söylemişti ama anlaşılan Jon, fikrini değiştirmiş görünüyor. Ben Jon’un bu hareketini her daim şöyle görmüşümdür. “Ben piç olarak armayı alamasam bile sen bir kız olarak kılıcı almalısın. En azından birimiz şu kuralı yıksın.” Ayrıca “Düşmana Sivri Ucu Sapla” sözü, Dany ve Bran’ın bölümlerinde geçen sık tekrar eden, onlar için önem arz eden cümlelerden biri olarak hem Arya hem de Jon POVlarında sık kullanılan bir söz olarak karşımıza çıkıyor. GRRM’in en sevdiği tekrar eden cümlelerden biri olmasının yanı sıra “önemli” olduğunu da vurgulamış ama bunu son iki kitapta anlayacağız sanırım.Arya heyecanla fakat dikkatlice koridoru kontrol etti. “Nymeria buraya gel. Kapıda bekle.” İçeri gireceklere karşı onları uyarması için kurdu dışarıda bıraktı ve kapıyı kapattı. Jon hediyesini sardığı kalın kumaş tomarını açmaya başlamıştı. İçinden çıkan şeyi Arya’ya uzattı.

Arya’nın, tıpkı Jon’unkilere benzeyen koyu gözleri kocaman açıldı. “Bir kılıç!” dedi, soluğu heyecandan kesilmiş halde.

Kılıcın kını yumuşak gri deriden yapılmıştı. Bir günah kadar esnekti. Jon kılıcı yavaşça kınından çıkarırken, soğuk çeliğin derin mavi pırıltısını görebiliyordu Arya. “Bu oyuncak değil,” dedi Jon. “Tutarken bile çok dikkatli olmasın yoksa kendini kesebilirsin. Kenarları ustura kadar keskin, tıraş olacak kadar.”

“Kızlar tıraş olmaz ki,” dedi Arya.

Jon güldü. “Belki de olmalılar. Rahibe Mordane’in bacaklarını gördün mü hiç?”

Arya da sırıttı. “Üstelik çok cılız,” dedi.

“Sen de öylesin,” dedi Jon. “Bu kılıcı Mikken’a senin için özel olarak yaptırttım. Bu çeşit kılıçları Pentos’ta, Myr’de ve diğer Özgür Şehirler’de kiralık katiller kullanıyor. Bir vuruşta bir adamın kellesini koparmaz ama hızlı olursan, büyük delikler açabilir.”

“Ben hızlı olabilirim.”

“Her gün talim yapmak zorundasın.” Kılıcı Arya’nın eline verdi. Nasıl tutacağını gösterdi ve geri çekildi. “Tutuşu nasıl, dengede hissediyor musun?” diye sordu.

“Sanırım,” dedi Arya.

“İlk ders,” dedi Jon. “Saplamak için sivri ucu kullanmalısın.”

İlk Sansa POV’unda Arya hakkında daha fazla şey öğreniyoruz aslında. Sıradan biri gibi halk ile koşup gezdiğini, sohbetler edip bundan zevk aldığını, üstünü başını çamura bulamaktan, keşfetmekten ve öğrenmekten hoşlandığını… Meraklı ve azimli olduğunu ve dahası oldukça da inatçı olduğunu… Yaralanmak, zarar görmek vb. şeyler Arya’nın keşfe çıkmasını, öğrenmesini ve dahası bir şeyleri deneyimlemesinden alıkoymaya yetmediğini gördük. Kafasına koydu ise yapıyor, dahası yasaklarsan onu da yapıyor. Yasakları çiğneme arzusunu daha sonra annesi de Brienne’ye anlatıyordu. Bu da onun kısıtlanmaktan hoşlanmadığını, özgür ruhlu ve yer yer vahşi olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan babası Robb’u lord olarak eğitirken Arya’nın zaman zaman bu eğitimleri gözlediğine de şahit oluyoruz. Babasının nasıl adamlarını ziyafet salonundan ağırladığını, onları nasıl dinlemesi gerektiğini, onlarla ilişkisini nasıl tutması gerektiğini; kısaca bir lord olarak hükmettiği insanlarla olan ilişkisini nasıl düzenlemesi gerektiğini anlatırken Arya da oturup bunu dinlemiş ve gözlemlemiş. Dahası bunu uygulamışa da benziyor.

Arya, babasının masasında oturup adamlarıyla sohbetini dinlemeye bayılırdı. Dışarıdaki insanları dinlemeyi de severdi. Kayış kadar sert hürsüvarileri, soylu şövalyeleri ve gözüpek şövalye yaverlerini ve yaşlı savaşçıları. Onlarla kartopu oynar, mutfaktan tart çalmalarına yardım ederdi. Karıları ona çörekler verir. Arya onların bebeklerine isimler uydururdu. Çocuklarıyla “canavarlar ve genç kızlar”, “hazineyi sakla ve kaleme gel” oynardı. Şişko Tom, “Arya Ayakaltı” derdi ona çünkü Arya her zaman ayakaltındaydı. Bu adı “Arya Atsurat”tan daha fazla severdi.

Dahası Arya’nın “arkadaş” yahut “aile” olarak kabul edip, benimsediği kişilere karşı korumacı ve sahiplenici olduğunu görüyoruz. Özetle sadakat duygusu güçlü biri. İhanet etmiyor. KL yolu boyunca Arya’ya arkadaşlık eden Mycah’ı koruma güdüsü ve daha sonraki kitaplarda Gendry ve kafileye karşı tutumu buna örnek gösterilebilir.

“Dur!” diye çığlık attı Arya.

Sansa korkmuştu. “Sen karışma Arya,” dedi.

“Korkma ona zarar vermeyeceğim… fazla zarar vermeyeceğim,” dedi Joffrey gözlerini Mycah’tan hiç ayırmadan.

Arya sonunda hamle yaptı.

Sansa kısrağından hemen indi ama yetişememişti. Arya tahta kılıcı iki eliyle birden bütün gücüyle savurdu. Tahta kılıç prensin kafasının arkasında ikiye ayrılırken sert bir ses çıkardı. Her şey bir anda, Sansa’nın dehşet dolu gözlerinin önünde oldu. Joffrey küfürler saydırarak arkasını döndü. Mycah ağaçlara doğru koşabildiğince hızlı kaçtı. Arya prense bir darbe daha savurdu ama bu kez darbeyi Aslan Dişi’yle karşıladı Joffrey. Kırık tahta kılıç Arya’nın elinden uçtu. Joffrey’nin kafası kanlar içindeydi. Gözlerinden alevler çıkıyordu

Arya dudaklarını ısırdı ve sessiz kaldı. Jon’a ihanet edemezdi. Karşısındaki babası olsa bile.

Mycah ve Joff’a saldırı meselesi anlatıldığı sahnede Sansa’nın olanlar hakkında yalan söylemesi Arya’yı öfkeye boğuyor ve hakimiyetini yitirerek ablasına saldırıp, vurmasına sebep oluyor. Bu bize Arya’nın öfkelenmesi halinde vahşileşip, güç kullanmaya eğilimli olduğuna bir işaret aslında. Saldırdığı kişi ailesinde biri olsa bile bu, çok büyük önem arz etmiyor gibi görünüyor. Elbette Sansa ile arasının hep gergin olması işi kolaylaştırıyor olabilir de ama sonrasında da insanlara kolayca saldırıp, tabiri caiz ise güzel bir sopa çektiğini görüyoruz. Arya “haklı” olduğunu düşünüyor ise karşısındakine zarar vermekten çekinmiyor.

“O gün orada olan biri daha vardı,” dedi Ned. “Sansa, buraya gel.” Ned Arya’nın kaybolduğu gün, Sansa’dan bütün hikâyeyi dinlemişti. Gerçeği biliyordu. “Bize neler olduğunu anlat.”

Büyük kızı tereddütlü adımlarla salonun ortasına geldi. Beyaz dikişli, mavi kadifeden bir elbise giymişti. Kızıl kahve saçları parlıyordu. Boynuna gümüş bir kolye takmıştı. Önce kız kardeşine, sonra prense baktı. “Bilmiyorum,” dedi gözünde yaşlarla. “Hatırlamıyorum. Her şey o kadar hızlı oldu ki, göremedim…”

“Seni rezil!” diye bağırdı Arya. Ablasının üzerine doğru bir ok gibi fırladı. Sansa’yı yere yatırıp yumruklamaya başladı. “Yalancı. Yalancı. Yalancı!”

Arya’nın sahiplendiği kişi/lere karşı korumacılığı olduğunu görmüştük. Zarar gelince saldırıya geçiyordu. Aslında sadece sahiplendiği değil, sonraki kitapta göreceğiz ki masum insanlara kötü şeyler yapan kişilere karşı da çabucak tavır alıyor. Yüksek bir adalet duygusu var ve “kötü adam” olarak gördüğü kişilere karşı nefret ve kin besliyor. Mycah ve Leydi konusunda, yardım etmeyip, sessiz kalan “eski dost” dedikleri kişilere bile sırf bu yüzden öfke duyuyor ve onların masumları korumamasına öfkelenip, onların “yalancı dost/kişi” olduğunu düşünüyor ve tüm bunlar aslında midesinin de bulanmasına neden oluyor.

Orası Kışyarı’ydı, bir dünya uzaklıktaydı. Şimdi her şey değişmişti. Buraya geldiklerinden beri ilk kez adamlarla birlikte yemek yiyorlardı ve Arya her anından nefret ediyordu. Konuşmalarından, gülmelerinden, anlattıkları hikâyelerden, hepsinden nefret ediyordu. Onlar Arya’nın dostlarıydı. Bir zamanlar kendini güvende hissederdi onların yanında ama artık biliyordu ki onların dostluğu yalandı. Kraliçenin Leydi’yi öldürmesine izin vermişlerdi. Bu yeterince kötü değilmiş gibi Tazı, Mycah’ı bulmuştu. Jeyne Poole’un söylediğine göre Mycah’ın bedenini öyle küçük parçalara ayırmışlardı ki, babasına bir torbaya koyarak vermişlerdi. Zavallı kasap, torbadakinin parçalanmış bir domuz olduğunu düşünmüştü. Kimse sesini yükseltmemişti. Kimse kılıcına davranmamıştı. Kimse hiçbir yapmamıştı. Her zaman cesurca konuşan Harwin, bir şövalye olacak olan Alyn, muhafızların başı Jory, kimse sesini çıkarmamıştı. Hatta babası bile.

O benim arkadaşımdı, diye fısıldadı yemek tabağına. Kimsenin duyamayacağı kadar hafif bir sesle. Çatalını bile değdirmediği kaburgalar tabağında soğumuş, üzerleri donmuş yağ ile kaplanmıştı. Onları görünce midesi bulandı. Masadan kalktı.

Arya’nın vicdan azabı çektiğini de görüyoruz. Sansa’nın aksine Arya’nın; Mycah ve Leydi’ye olanlar yüzünden ağzının tadı bir türlü düzelmiyor, herkese ve her şeye karşı öfkeli ve herkesten nefret ediyor ama Mycah ile oynamayı seçtiği için de bütün bu kötü olaylara kendisinin neden olduğuna inanıp, en çok da kendisinden nefret eder hale gelmiş çünkü Sansa ve arkadaşı Jeyne, ona böyle söylemiş. Kendi de en başta Mycah ile oynamasa idi bunların olmayacağına inandığından onlara hak vermiş.

Pencereye gidip kenarına oturdu. Ağlayarak ve herkesten nefret ederek. En çok da kendinden nefret ediyordu. Her şey onun suçuydu. Kötü olan her şeyin sebebi oydu. Sansa öyle söylemişti ve Jeyne de.

Mycah’ı düşündü yine ve gözleri yaşlarla doldu. Onun suçuydu, onun suçuydu, onun suçuydu. Eğer ona birlikte şövalyecilik oynayalım demeseydi…

Arya umutsuzca anlatmak ve babasının anlamasını sağlamak istiyordu. “Ben öğrenmeye çalışıyordum ama…” Gözleri tekrar yaşlarla doldu. “Mycah’a birlikte talim yapmayı ben önerdim.” Bütün acı ilk günkü gibi gelip yüreğine oturmuştu. Titreyerek arkasını döndü. “Ondan ben istemiştim. Benim hatam. Benim…”

Ned’in ilk kez Arya’nın Lyanna’ya benzediğini ve içinde “kurt kanı” olduğunu söylediği sahne… Anladığımız kadarıyla “kurt kanı” sahibi Starklar, başına buyruk, vahşi ve fevri olmasını sağlıyor. Arya’da da tüm bunları görüyoruz aslında. Diğer yandan Ayra, Lyanna’ya benzetilince şaşıyor çünkü halası “çok güzel” olarak betimlenirken kendisi için bunu söyleyen yoktu(Ned ve Jon dışında).

“Bir adı da var, öyle mi?” Babası içini çekti. “Ah Arya. Senin içinde vahşilik var çocuğum. Buna kurt kanı derdi babam eskiden. Lyanna’nın içinde de vardı bir parça ve Brandon’ın içinde de, bir parçadan çok daha fazla. İkisini de erkenden mezara soktu o kan.” Arya babasının sesindeki hüznü duyabiliyordu. Kardeşlerinden ya da babasından sık bahsetmezdi. İkisi de Arya doğmadan uzun yıllar önce ölmüştü. “Eğer lord babam izin verseydi, Lyanna da bir kılıç taşırdı. Bana onu hatırlatıyorsun bazen ve hatta ona benziyorsun.”

“Lyanna çok güzelmiş,” dedi Arya şaşkın halde. Herkes Lyanna’nın güzelliğinden bahsederdi ama bu asla Arya için söylenen cümlelerden biri değildi.

“Evet güzeldi,” diye onayladı Ned Stark. “Çok güzeldi, söz dinlemezdi ve çok genç yaşında toprağa girdi.”

image

Ned’in Arya’ya “aile” ve “sürü” dersi… Arya daha sonraki kitaplarda da kendi sürüsünü kurmaya çalışacak ama bu sürünün kendi türü olmadığını acı içinde fark edecek elbette. Onun ailesine ihtiyacı var… Ablasına karşı yarı sevgi yarı nefret duymasını da garip buldum aslında ama ilişkileri (bilhassa son dönem) düşünülürse çok şaşılacak bir şey de değil. Bu konuşma öncesi de kavga ettiklerinden duygular hala taze ama doğrusu bu duygunun tamamen yok olduğundan da ciddi şüphelerim var çünkü daha sonraki POVlarda Tazı, Arya’nın ablasına karşı olan duygularını gözlerinden gördüğünü okuyoruz. Bu yüzden Sansa ile tekrar buluştuklarında aralarında yaşanacaklara karşı bir uyarı niteliği taşıyormuş gibime geliyor tüm bunlar ve fazlası.

“Sana kurtlarla ilgili bir şey anlatayım Arya. Kış geldiğinde ve kar düştüğünde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamaya devam eder. Yazın tartışmalar ve çekişmeler olabilir ama kış geldiğinde birbirimizi korumak, sıcak tutmak ve güçlerimizi birleştirmek zorundayız. Birinden nefret etmen gerekiyorsa bize gerçekten zarar verecek insanlardan nefret et. Rahibe Mordane iyi bir kadın ve Sansa senin kardeşin. Ay ve güneş kadar farklı olabilirsiniz ama kalbinizden çıkıp damarlarınızdan akan kan aynı. Senin ona ihtiyacın var, onun da sana ihtiyacı var… ve tanrılar biliyor ki, benim ikinize de ihtiyacım var.”

Babasının sesi öyle yorgun çıkıyordu ki Arya üzüldü. “Sansa’dan gerçekten nefret etmiyorum.” Sözü yarı gerçek, yarı yalandı.

Ned ve Arya sohbeti ve babasının İğne’yi keşfi sonrası teslim olmuş bir şekilde Arya’ya Braavos tarzı kılıcı öğretecek Syrio Forel’i getirtiyor ve Arya’ya kılıç dersi vermeye başlıyorlar. Anlaşılan Ned, babasının Lyanna’da yaptığı hatayı kendi kızında tekrar etmek istemiyor. Diğer yandan bu alıntı, Arya’nın dönüşeceği şeye karşı bir foreshadowing de. Aynı Jon’un Arya’ya Braavos tarzı bir suikastçı kılıcı vermesinin de foreshadowing olması gibi.

“Aynen öyle. Şimdi dansa başlayacağız. Unutma çocuk, bu Batıdiyarlıların demir dansı değil, şövalyelerin çekme ya da dövme dansı da değil. Bu suikastçilerin dansı, su dansı. Hızlı ve kıvrak. Bütün insanlar sudan yapılmıştır bunu biliyor muydun? Onları deldiğinde sıvı vücutlarından akar ve ölürler.” Bir adım geri gitti ve kendi tahta kılıcını havaya kaldırdı. “Şimdi bana bir hamle yapmayı deneyeceksin.”

Bran’ın uyanması sonrası Arya’nın onun geleceği hakkındaki soruların ardından Bran için sıralanan olasılıkların kendisi için de geçerli olup olmadığını soruyor ama babası başka bir cevap veriyor. Aslında bu bir kurama temel oluşturan kanıtlardan biri olarak kullanılıyor. Yani Ned’in söylediği bu sözün birebir gerçekleşeceği iddia edilmekte. Çünkü mantıken Ned’in böyle bir şey söylemesi mantıksız, zira Arya’nın da söylediği gibi “o kişi Sansa.” Çünkü kralın veliahdı ile evlenip kraliçe olacak olan, kişi o.

Bu kısmı geçersek Arya’nın hayallerinin evlenip çocuk doğurmak yerine bundan fazlasını yapmak olduğunu görüyoruz; konseyde yer alabilmek, inşaatlar yapabilmek, yüce rahip olabilmek… Aslında “hayali şu” diye bunları sıralayamayız. Arya’nın gerçek hayali aslında bu aşağıdakiler değil, Arya’nın aslında sorduğu soru da bunlar değil. Onun sorduğu “kendi seçimimi yapabilir miyim?” idi. “Erkeklerin yapmasına izin verilen bu ve fazla mesleği, yolu kendime seçebilir miyim? Evlenip çocuk sahibi olmaktan fazlasını yapabilir miyim?” Özetle “ataerkil bir kültürde kadın olarak arzu ettiğim saygın yere sahip olabilir miyim?” Aslında Arya, asoiaf’ın “kadın hakları” eylemcisi gibi bir görüntü çiziyor. Bazı haklar talep ediyor, en basit hak; seçim hakkı… Erkekler ise bundan genelde çok hoşlanmıyor. O da isyan ediyor ve bildiğini okumaya devam ediyor.

Arya başını yana eğip, “Ben de kralın konseyinde yer sahibi olabilir miyim? Ben de Mimar Brandon gibi kaleler inşa edebilir miyim? Yüce Rahip olabilir miyim?”

Ned hafifçe kızının alnını öptü. “Sen bir gün bir kralla evleneceksin ve onun kalesini yöneteceksin. Oğulların soylu şövalyeler, prensler, lordlar ve evet belki Yüce Rahipler olacak.”

2. BÖLÜM
3. BÖLÜM
4. BÖLÜM
5. BÖLÜM

Önemli Cevaplar

  1. 2. BÖLÜM

    Arya’nın Kara Kedi’yi (Balerion) yakalama sahnesinde gizli geçitleri keşfediyor ve daha sonra Varys ve Illyrio’nun konuşmasına denk geliyor. Babasına duyduklarını anlatıyor ama elbette inandıramıyor. Bu kısımda önemli olan “ejderha kemikleri” sahneleri. Daha önce “ejderha referansları” diye başlık açmıştım. Bu yüzden doğrudan o başlığa yönlendirmeyi daha uygun buldum, burada uzun uzun tekrar etmeye gerek yok. Arya Stark'ın Anlatımıyla Ejderha Referensları

    Ayrıca, foreshadowing gibi KL’de olacakları gördüğü bir rüya da var. Aslında Jon’un gördüğü kabuslara benzer.

    Kızıl Kale’ye ilk geldiklerinde kale içinde kaybolduğunu görüyordu kâbuslarında. Kızıl Kale, Kışyarı’ndan daha küçüktü ama rüyalarında uçsuz bucaksız bir yer haline geliyordu. Hiç sonu yokmuş gibi görünen taş labirentler Arya yürüdükçe şekil değiştiriyordu. Duvarlarına solmuş goblenler asılı kasvetli koridorlarda, bir türlü sonu gelmeyen sarmal merdivenlerde, avlularda, köprülerin üzerinde koşuyordu ve sesi boş kalede yankılanıp duruyordu. Bazı odaların kızıl duvarlarından kan damlıyordu ve odaların hiçbirinde pencere olmuyordu. Bazen babasının sesini duyuyordu ama sese doğru ne kadar hızlı koşarsa koşsun ses ondan uzaklaşıyor, sonunda tamamen yok oluyor ve Arya karanlıkta tek başına kalıyordu.

    Arya’nın Lannister askerlerinden kaçıp, İğne’yi aldığı ve seyis yamağını öldürdüğü an. Ölümün yüzünü korkutucu bulması, vicdan yapması, ölü çocuğun suçlayıcı ölü bakışlarından kaçmak istemesi… İlk cinayetini işleyen hemen hemen herkesin hissedeceği şeyler. İlkler her daim en zor olanıdır. Diğer yandan Arya’nın aklına gelen Jon’dan öğrendiği ilk ve en önemli dersi burada da görüyoruz ve sonrasında bu cümle sık tekrarlarıyla devam edecek.

    Syrio Forel’in o güne kadar öğrettiği her şey bir kalp atımı kadar kısa sürede uçup gitti aklından. Bütün hatırlayabildiği Jon’un söyledikleriydi. O ilk ders.

    Kılıcın ucunu vahşi ve çılgınca bir güçle yukarı doğru oğlana soktu.

    İğne oğlanın deri yeleğini delip geçti, göbeğinin beyaz etine girdi ve kürek kemiklerinin arasından çıktı. Çocuk elindeki tırpanı düşürdü, iç çekmekle hıçkırmak arasında yumuşak bir ses çıkardı. Elleri kılıcın gövdesinde birleşti. İç gömleği kızıla boyanırken, “Tanrılar,” diye inledi. “Çıkar şunu.”

    Arya kılıcı çıkardığında çocuk öldü.

    Atlar inliyordu. Arya çocuğun başında duruyordu. Ölümün yüzünü görmek korkutucuydu. Çocuk yere yıkılırken ağzından kan boşalmıştı. Karnındaki delikten hâlâ kan akıyor ve bedeninin yanında küçük bir kan gölü oluşuyordu. Elinde kırmızıya boyanmış İğne, ağır adımlarla geri gitti. Buradan uzaklaşmalıydı. Seyis yardımcısının suçlayan gözlerinden uzak güvenli bir yere gitmeliydi.

    Bu “fısıltı” meselesini daha önce yorumladığımda Kankuzgun’u ya da onun güçlerine sahip başka birinin Arya’ya Büvet Ağacı ağı kanalıyla seslendiğini düşünmüştüm çünkü Kırmızı Kale’de bir tane Yürek Ağacı vardı ama yeniden okuyunca Yürek Ağacı olarak seçilenin Büvet değil, meşe ağacı olduğunu gördüm yani şu ana kadar KL’de bir Büvet ağacı görmedik ama buna rağmen kuramlar doğru ise Kankuzgun’un güçleri buralara ulaşıyor, dahası bu adam burada yaşarken güçlerini kullanıyordu yani bir yerlerde bu ağaçlara erişim sağlanıyor olması gerekiyor. Bu yüzden görünüşte olmasa bile yeraltında Büvet ağaçların, boydan boya her yeri ağ gibi kapladığı görüşü aklıma geldi; Lord Kankuzgun’un mağarası ve Kışyarı’nın altı gerçekten de bu ağlarla tamamen kaplı ve sarılmış durumda, demektir ki aynı şey tüm Batıdiyar için geçerli olmak zorunda. Bu kısmı geçersek Arya’nın iç sesi değil bu ses yahut yanında biri fısıldamıyor… Kendisinden bağımsız bir ses tarafından sakinleştiriliyor ve ona söylenen sözleri bilen biri. “Fısıltı” kısmı zaten büvet ağacı teorisini destekleyen bir şey çünkü yeşilgörenler, fısıltı ile sözlerini ulaştırabiliyor ama sohbet edemiyor gibi görünüyor. Aynı ses, Arya’ya bir şeyler söylemeye ileride de devam edecek.

    Durgun su kadar sakin, diye fısıldadı bir ses. Arya öyle şaşırmıştı ki neredeyse bohçasını düşürüyordu. Deli gibi çevresine bakınmaya başladı ama ahırda kendisinden, atlardan ve cesetlerden başka kimse yoktu.

    Gölge kadar sesiz, dedi ses. Kendi sesi miydi, yoksa Syrio’nun sesi mi? Anlayamıyordu ama ses korkusunu yatıştırmıştı.

    Eğer hesaplamaları yapanlar doğru ise Arya, kaleden kaçtıktan sonra 2 ay falan Bit Çukurunda hayatta kalmayı başardı; tahta kılıcı ile güvercin avladı… soyuldu, kovalandı… Başka soylu bir kız olsaydı hatta muhtemelen köylü bir kız olsaydı da kolay kolay burada hayatta kalması zor olurdu. Ya öldürülür ya tecavüze uğrar ya da sonunda yakalanırdı. Arya’nın hayatta kalma güdüsü ve becerileri oldukça güçlü ve gelişmiş. Braavos’a kadar olan yolculuğunda onu hayatta tutan bu yetenekler oluyor zaten.

    Bu alıntıda aslında Arya’nın tecavüz riskiyle de karşılaştığını görüyoruz, her ne kadar kendisi o bakışların sebebini anlamasa da… Lakin kaçmayı başarmış.

    Tek sorun güveççilerin asla boş olmamasıydı. Yemeğini midesine indirirken kendisini izleyen gözleri hissedebiliyordu. Bazıları çizmelerine ya da pelerinine bakıyordu ve Arya onların ne düşündüğünü biliyordu. Ama bazı gözlerin kıyafetlerinin altına baktığını hissediyordu ki onların ne düşündüğünü anlayamıyordu, asıl korkutucu olan buydu. Birkaç kez onu takip etmiş ve ara sokaklarda kovalamışlardı ama şimdiye kadar onu yakalamayı başaran çıkmamıştı.

    image

    Ned’in idamına şahit olan Arya, babasına doğru koştuğu sırada Yoren’in hamlesiyle engellenir ve sonra onu bir köşeye çekerek, saçlarını kesip, erkek gibi göründüğünde emin olur. Özetle Yoren sayesinde KL’den kaçmayı başarıyor. Kitabın başından beri sürekli olarak “oğlan” diye hitap edilmesi ve bir Kara Kardeş’in onu alıp erkek kılığında kaçırması ve Gece Nöbetin’e erkek kılığında gelen bir kızın hikayesi gibi şeyler, okuyuculara Arya’nın da Braavos sonrası böyle bir hikaye ile dönüp dönmeyeceğini sorduruyor.

    “Hatırladın, değil mi? İşte zeki bir oğlan,” dedi adam. Tükürdü. “Buradaki işleri bitti. Benimle geleceksin ve çeneni kapalı tutacaksın.” Arya cevap vermek için ağzını açtığında adam onu bir kez daha salladı. Bu sefer daha şiddetli. “Çeneni kapat, dedim.”

    Meydan boşalıyordu. İnsanlar kendi hayatlarına dönmek için dağılırken çevrelerindeki baskı azaldı. Arya’nın hayatıysa elinden alınmıştı. Uyuşmuş halde adamın yanında yürümeye başladı. Yoren, evet adı Yoren’di, diye düşündü. Adam İğne’yi uzatana kadar onu aldığının farkında bile değildi Arya. “Umarım bunu kullanmayı beceriyorsundur oğlum,” dedi adam.

    “Ben erkek…” diyerek cümleye başladı Arya.

    Adam onu bir kapıya doğru itti. Kirli ellerini saçına geçirip kafasını geri doğru çekti. “…akıllı bir erkek değilim demeye çalışıyorsun değil mi?”

    Öbür elinde bir hançer vardı.

    Hançer gözlerinin önünde parladığında Arya tekmeler savurarak kendini çıldırmış gibi geri çekti ama adam saçlarını sıkı sıkı yakalamıştı. Öyle kuvvetli tutuyordu ki, kafa derisinin açıldığını hissetti. Dudaklarında gözyaşlarının tuzlu tadı vardı.

    ACoK

    Arya, KL’den kaçarken aşağıdaki düşünceleri dile getiriyor. İlk başta eklemeyecektim ama daha sonra aklıma KL’nin olası sonları geldiğinde ekleme karar aldım çünkü okuyucular olarak KL’nin ya Cersei ya Dany ya da fazla ihtimal vermediğimiz 3. şahıs/lar tarafından harap edilmesini bekliyoruz. Arya’nın da “dua” listesine girmiş kişi/lerin öyle ya da böyle öldüğü gerçeğinden yola çıkarak acaba aynı olay şehir için de geçerli olabilir mi? diye merak ettim. Zira bu bir dua ama Sansa’nın da şehrin içinde olduğu gerçeğini hatırlayınca bu konuda dua etmeyi bırakıp, Kışyarı için etmeye başlıyor. Elbette “nehrin” taşması ve “boğulma” şeklinde bir dua olunca ister istemez akla Euron ve tayfası geliyor. Reed, Kışyarı’na gelen denizi ve boğulan insanları görmüştü, yani mecaz olarak… Belki KL, Demiradamlar tarafından harap edilir?

    Arya dönüp arkasına bakmamıştı. Nehrin yükselmesini ve bütün şehri yutmasını dilemişti. Bit Çukuru’nu, Kızıl Kale’yi, Yüce Sept’i, her şeyi ve herkesi. Özellikle Prens Joffrey’yi ve annesini. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını biliyordu, mümkün olsaydı bile Sansa da şehirle birlikte boğulacaktı. Bunu hatırladığında sadece Kışyarı için dua etmeye karar vermişti.

    Arya, babasının ölümü sonrası Yoren ile birlikte yol boyunca ilerlerken kafiledeki diğer çocuklar sıska ve küçük olduğu için ona zorbalık yapmaya, isimler takmaya başlıyor. İlk başlarda Arya sessiz ve sakin kalmaya; kimseyle kavga etmemeye çalışıyor. Lakin Lommy ve Al Turta, Arya’nın kılıcını almaya çalıştığı anda öfkesine hakim olamayıp Al Turta’yı fena bir şekilde tahta kılıçla benzetir. Tüm öfkesini oğlana kusar. Yoren kızı kanatana kadar döver ama Arya, ağlamamaya söz verir. Artık ağlamayacaktır çünkü “ulu kurtlar ağlamaz.”

    Dayak sonrası Alt Turta’nın yaralarının iyileşmesi zaman aldı, Lommy yaralı olmasa da artık Arya’dan uzak durması gerektiğini biliyordu. İkisi de dayak sonrası Arya’ya saygı ve korku karşımı bir duygu ile yaklaştı ve arkadaş oldu.

    Kanlı Kuyruklu Yıldız’ı ilk gördüğümüz zaman da Arya’ın POV’u. Gendry ona “Kızıl Kılıç” derken, Arya da onu babasının kanıyla kaplı Buz olduğunu düşünüyordu. Bazı okuyucular Valyria kılıcı Buz ile idam edilen Ned’in hemen sonraki Arya POV’unda ortaya çıkan kuyruklu yıldız’ın bağlantısı olup olmadığını merak ediyor. Bilemiyoruz ama idam sonrası Arya POV’unda ortaya çıkıp, onun da onu Buz’a benzetmesi merak uyandırıcı… Artık Arya’nın arzu ettiği tek şey; eve, ailesine ulaşmak.

    Sonunda uykuya daldı ve rüyasında evini gördü. Kral Yolu, Kışyarı’ndan sonra Sur’a gidiyordu. Yoren onu Kışyarı’nda bırakıp yola devam edecekti. Arya annesini, Robb’u, Bran’ı, Rickon’u görmek için can atıyordu ama en çok Jon Kar’ı özlemişti. Keşke Kışyarı’ndan önce Sur’a varmanın bir yolu olsaydı. Jon onun saçlarını dağıtır, “Küçük kardeşim,” derdi. Aynı anda, “Seni özledim,” derlerdi birbirlerine. Tıpkı eskiden her şeyi aynı anda söyledikleri gibi. Bunu çok istiyordu Arya. Bunu her şeyden çok istiyordu.

    image

    Yolculuk sırasında gerçekleşen çok önemsiz görünen bir olay nedensiz bir şekilde dikkatimi çekti. Uyudukları bir gece Arya “sebebini bilmediği bir korkuyla” uyanıyor. Sabah olduğu zaman Praed isimli kafile üyesinin öldüğünü, sürekli öksüren biri olduğu için sessizliğin sebebinin o olduğunu anlıyor. Beni düşündüren kısım(bilemiyorum belki gerçekten çok anlamsız ve önemi olmayan bir şey) Arya’nın, bu kişi öldüğünde korkuyla uyanması, ürpermesi… Sanki ölümün kendisini hissetmiş gibi. Ölüm ile bu kadar bağlantılı bir kişide böyle bir olay gerçekleşince ister istemez beni düşündürdü.

    Şimdi “neden?” diye soracaksınız. Arya’nın bir çeşit Valkyrie gibi seride işlendiğine dair bir başlık açmıştım. Valkyrie’ler savaşçı bakire kadınlardır. Savaşın içinde genelde etkin olarak yer almazlar ama savaşa yön vererek tuttukları tarafın kazanmasını sağlarlar. AYRICA… Valkyrie ölecek olan bir savaşçıyı sezmeleriyle de ünlüdürler. Bir nevi savaşçıların ölüm perileri gibidirler. Praed ise Sur’a katılan bir savaşçıdır, paralı askerlerden biridir. Hal böyle olunca niye “düşündürücü” ve dikkat çekici bir bölüm olduğunu anlıyorsunuzdur. :slight_smile: Valkyrie meselesi için; Arya Stark ve Yüzsüz Adamlar 'The Valkyrie'

    Arya bir gece, sebebini bilmediği bir korkuyla aniden uyanmıştı. Kızıl Kılıç gökyüzünü binlerce yıldızla paylaşıyordu. Yoren’in horlamasını, kamp ateşinin çıtırtılarını, hatta eşeklerin boğuk sesli kıpırdanmalarını duyabiliyordu ama gece tuhaf bir sessizliğe gömülmüş gibi geliyordu ona. Dünya nefesini tutmuştu sanki. O garip sessizlik Arya’yı ürpertmişti. Elini İğne’nin kabzasına koyarak tekrar uyumuştu.

    Yolda Arya, tuvaletini yaparken -gece- kurtlar dibine kadar geliyor ama hiçbir şey yapmadan ondan uzaklaşıyorlar. Muhtemelen Nymeria’nın sürüsünün bir parçası olduğu için ona dokunmadan uzaklaştılar. Daha sonra Lannister askerlerinin saldırdığı gece, Arya rüyasında kurt sesi duyuyor ki bu da muhtemelen Nymeria idi, onu uyarıp uyandırıyor ve Arya, yanlış giden bir şeyler olduğunu bu sayede anlıyor. Arya’nın Nymeria ile olan bağının, onu bıraktığı topraklara döndüğünde yeniden kurulması ve yavaştan güçlenmeye başladığını görüyoruz. Şu an tam manası ile bir warg yeteneğinin uyanmasından söz edemeyiz ama sinyaller başlıyor denebilir.

    “Size bir kurttu diyorum,” diye bağırdı Arya çizmesinin diğer tekini giyerken. “Ters giden bir şeyler var. Birileri geliyor. Kalkın!

    İlgimi çeken bir bölüm daha. Benim kuramıma göre Buz ve Ateş savaşı gerçekleşeceği zaman iki tarafın yanında da savaşacak insanlar olacak. Büyük olasılıkla Buz tarafında Starklar, Ateş tarafına Targaryenler liderlik edecek. Bu iki tarafta yer alabileceğini düşündüğüm kişilerin (Sandor gibi) ateşle kötü bir deneyimleri olabileceğini düşündüm. Elbet bu son kısım kesin değil ama en azından ateş karşısında olacağına inandığım Arya karakterinin kötü tecrübesi olmasını beklerim. Sıcak ve ateşe karşılık; serin, karanlık ve soğukla haşır neşir olması daha mantıklı geliyor. Bu yüzden Lannister saldırısı olduğu sırada her yerin ateş ile kaplı olması ve en son ki sahne dikkate değer geldi.

    Arya kendini tünele attı ve bir buçuk metre kadar yuvarlandı. Ağzı toprakla dolmuştu ama umurunda değildi. Tat güzeldi. Ağzında çamur, su, solucan ve hayat tadı vardı. Yer altındaki hava serin ve karanlıktı. Yukarıda kan, kükreyen kırmızılık, boğucu duman ve can çekişen atların çığlıklarından başka bir şey yoktu artık. Kemerini döndürdü, böylece İğne hareket etmesini güçleştirmeyecekti. Emeklemeye başladı. Yaklaşık dört metre sonra sesi duydu, korkunç bir canavarın çıkaracağı türden bir ses. Sıcak duman ve kara tozlardan oluşan bir bulut cehenneme benzeyen kokusuyla gelerek Arya’yı sırtından yakaladı. Arya nefesini tuttu, yüzünü toprağa yapıştırdı ve seslendi. Kime seslendiğini bile bilmiyordu.

    Arya’nın Tanrı Gözü’ndeki siyah kuğular ile ilgili düşünceleri… Bununla ilgili bir kuram başlığı açmıştım, bu yüzden burada tekrarına girme gereği duymuyorum. Arya Stark ve Siyah Kuğu

    Ağacın tepesinden, kuzeydoğuda ağaçlarla kaplı bir ada olduğunu görüyordu. Kıyıdan yirmi beş metre kadar açıkta üç siyah kuğu yüzüyordu. Nasıl da huzurluydular… kimse savaştan bahsetmemişti onlara. Yakılan kasabalar, katledilen insanlar umurlarında değildi. Kıskanan gözlerle kuğuları izledi Arya. Bir yanı kuğu olmak istiyordu, diğer yanı kuğu yemek.

    Arya, KL’de kaçtığından beri sürekli bir korku ile yaşamaya başlıyor. Babasının ölümü sonrası ailesinin korumasından uzakta hayatta kalmaya ve kendi kimliğini gizleyip, Arya olmaktan vazgeçme zorunda kalıyor; kovalanıyor, dövülüyor, aç kalıyor; ölüm ve taciz tehditleri ile yüzleşiyor.

    Serideki karakterlerin yer yer birbirlerine benzer noktaları olduğunu fark etmişsinizdir; Stannis, Jon ve Arya’nın 2. çocuk sendromu yaşaması yahut Jon, Dany ve Tyrion’un doğduklarında annelerinin ölmüş olması gibi bir çok ortak noktalara sahipler. Bunlar genel olarak kurgunun gidişatını etkileyen şeyler değil ama bazı şeyler öyle mi diye merak etmemi sağlıyor. Arya’nın yaşadığı bu (korku, ölüm, kovalanma vb.) şeylerin Dany’nin de yaşamış olması dikkatimi çekiyor. Bu iki karakterin eninde sonunda etrafa ölüm saçan kişiliklere büründüğünü/bürüneceğini düşündüğüm için ikisinin arasındaki bu ortak nokta benim için önemli.

    Korku kılıçtan derin keser, diyebilirdi Arya kendine ama korkunun kaybolmasını sağlamıyordu bu. Korku, yürümekle geçen uzun günlerin sonunda ayaklarının altında beliren su kesecikleri ve bayat ekmek gibi hayatının bir parçasıydı artık.

    Korkunun ne demek olduğunu bildiğini sanırdı ama Tanrı Gözü’nün yanındaki ardiyede daha iyi öğrenmişti. Yürüyen Dağ hareket emri vermeden önce sekiz gün boyunca orada kalmış ve her gün birinin öldüğüne şahitlik etmişti.

    Arya korktuğu ve hiçbir şey yapamadığı için kendini koyun gibi hissediyor ve bundan nefret ediyor, kendinden de diğerlerinden de böyle oldukları için tiksiniyor. Aciz olmak, zayıf olmak onun gururunu incitiyor, öz güvenini zedeliyor ve bunların tadından hiç mi hiç hoşlanmıyor. Kim hoşlanırdı ki? Ayrıca öfkesi bilendikçe bileniyor, büyüdükçe büyüyor ve dua listesi de genişledikçe genişliyor.

    Starklar’ın armasında ulu kurt vardı ama Arya kendini bir koyun gibi hissediyordu, diğer koyunlarla çevrelenmiş bir koyun. Köylülerin koyunluğundan en az kendinden tiksindiği kadar nefret ediyordu.

    Lannisterlar her şeyi almıştı: Baba, arkadaşlar, ev, umut, cesaret. Biri İğne’yi almıştı, diğeri ahşap kılıcını dizinde kırmıştı. Aptal sırrını bile almışlardı Arya’dan. Ardiye, kimsenin bakmadığı zamanlarda bir köşeye gidip gizlice işeyecek kadar büyüktü fakat yolda durum farklıydı. Tutabildiği kadar tutmuştu ama sonunda herkesin gözü önünde bir çalılığın kenarına çömelip pantolonunu indirmek zorunda kalmıştı. Ya bunu yapacaktı ya da altını ıslatacaktı. Al Turta aya benzeyen büyük gözleriyle Arya’ya bakmıştı ama ondan başka kimse oralı olmamıştı. Erkek koyun ya da dişi koyun, Sör Gregor ve adamlarının umurunda değildi.

    Arya adamları izledi, dinledi, bir zamanlar Gendry’nin miğferini cilaladığı gibi nefretini cilaladı. Boynuzlu miğferi artık Dunsen takıyordu ve Arya bu yüzden adamdan nefret ediyordu. İğne’yi aldığı için Polliver’dan nefret ediyordu. Yaşlı Chiswyck’ten kendisini komik sandığı için nefret ediyordu. Ve mızrağını Lommy’nin boğazına saplayan Tatlı Raff’tan hepsinden fazla nefret ediyordu. Sör Amory Lorch’tan Yoren için nefret ediyordu, Sör Meryn Trant’tan Syrio için, Tazı’dan kasabın oğlu Mycah’ı öldürdüğü için nefret ediyordu. Ve Sör İlyn’den ve Prens Joffrey’den ve kraliçeden babası için. Şişman Tom için, Desmond ve diğerleri için hatta Sansa’nın kurdu Leydi için nefret ediyordu. Vadeci, nefret bile edilemeyecek kadar silikti. Bazen Arya adamın hâlâ onlarla olduğunu unutuyordu; Vadeci, sorular sormazken sıradan bir askerdi, diğer askerlerin çoğundan daha sessizdi, binlerce yüzden biriydi.

    Arya her gece isimlerini söylüyordu. “Sör Gregor,” diyordu taş yastığına. “Dunsen, Polliver, Chiswyck, Tatlı Raff, Vadeci ve Tazı. Sör Amory, Sör İlyn, Sör Meryn, Kral Joffrey, Kraliçe Cersei.” Arya, Kışyarı’ndayken annesiyle septte, babasıyla tanrı korusunda dua ederdi ama Harrenhal’a giden yolda tanrı yoktu. Bu isimler hatırlaması gereken tek duaydı.

    Her gün yürüdüler ve Arya her gece isimleri tekrar etti.

    ( 3. BÖLÜM YORUMDA.)

  2. 5. BÖLÜM

    Arya’nın karanlığı sevmesi ve gecenin karanlık ve dehşet dolu olduğunu düşünmemesi dikkat çekici bir ayrıntı. R’hllor rahipleri “gündüz” düşkünü tiplerdir ve ateş, yaşam demektir. Lakin Ölüm, geceye hükmeder ve su/ay ikilisi ile öne çıkar. Arya da Ölüm’e ait biri olduğu için gece/karanlık onun için iyi bir şey. FM’nin taptığı ölüm ilahının Ötekilerin ilahı denen Büyük Öteki olduğuna dair bazı işaretler var. Yüzsüz Adamlar ve Ötekiler Ayrıca Braavos’un Ay ve Su ile ilişkilendirilerek temelde ateş ejderhalarına karşıt/düşman olduklarına dair işaretler; Arya Stark ve Braavos 'Ay' ve 'Su' ve Ay’ın genelde ölüm ile bağdaştırıldığına dair işaretler; Ay "Buz ve Ölüm" Bunların hepsi temelde Arya’nın hikayesinin/geleceğinin yapboz parçalarını anlatan başlıklar.

    Kör kız, tapınakların önünden geçerken, akşam yıldızlarına şarkı söyleyen Yıldızlı Bilgelik Tarikatı kalfalarını duydu. Havada duman kokusu vardı. Kör kız, kokuyu takip ederek, Işık Tanrısı’nın evinin önündeki muazzam maltızlarda gece ateşleri yakan kırmızı rahiplerin olduğu yere doğru yürüdü, çok geçmeden ısıyı da hissetti, R’hllor’a tapınanlar yüksek sesle dua ediyordu. “Çünkü gece karanlık ve dehşet dolu.”

    Benim için değil. Kör kızın geceleri ay ışığıyla, kurt sürüsünün şarkılarıyla, kemikten koparılmış kırmızı etin tadıyla ve gri kuzenlerin tanıdık kokularıyla doluydu. Kız sadece gündüzleri kör ve yalnızdı.

    Arya’nın “Valyria” dilini öğrendiğini görüyoruz ama bu alıntı şu açıdan önemli; yukarıda bahsettiğim FM’nin (muhtemelen) tanıdıklarını öldüremiyorlar, iddiasını kanıtlayan bir konuşma geçiyor rahipler arasında. Bu da bize gerçekten Titan’ın Kızının mürettebatının neden Arya’ya isimlerini öğretmek ve iyi ilişkiler kurmak istediğini manalandırıyor; Arya artık onları öldüremez. Elbette onların bilmediği şey şu; Arya, ismini bilmediklerini öldüremez, ismini bildiklerini öldürebilir. Yani FM için geçerli olan Arya’da tersi şekilde geçerli. Zaten dikkat ederseniz, yukarıda da söyledim, Arya, FM’nin olduğunun tam tersi şekilde çalışıyor; ismini bildiği tanıdığı kişileri öldürüyor(ama Freylerin isimlerini bilmiyor diye öldüremiyor) ve kendi seçip, yargıladığı ve “kötü” olduğuna hükmettiklerini öldürüyor; FM’nin deyimi ile ölümün vasıtası olmak yerine ölümün kendisi oluyor.

    Rahipler Braavos dilini kullanıyordu ama içlerinden biri uzun dakikalar boyunca Yüksek Valyria Dili’nde konuştu. Kız kelimeleri anlıyordu ama her zaman duyamıyordu; hizmetkârlar alçak seslerle konuşuyordu. Bir veba kurbanının yüzünü takan rahip, “Bu adamı tanıyorum,” dedi. “Bu adamı tanıyorum,” diye tekrar etti şişman adam. Ama yakışıklı adam, “Bu adama hediyeyi vereceğim, onu tanımıyorum,” dedi. Daha sonra, şaşı adam, aynı şeyi başka biri için söyledi.

    FM rahipleri arasındaki toplantı sonrası “Vebalı Adam” dediği rahip, Arya ile konuşmak ister ve aşağıdaki karşılıklı konuşmalar yaşanır. Bence Arya’nın üstlendiği rol ve karakterinin gelişimi/geldiği noktayı anlamak açısından çok önemli. Dahası FM de Arya’nın ne olduğunu gayet iyi biliyor ama buna rağmen onu kovmak yerine eğitmeye devam ediyor, neden? Yukarıda değindiğim gibi birkaç yıl sürecek bir eğitimi birkaç aya sıkıştırıyorlar. Neden? Hatta Yüz vermek için onu sadece rahiplerin girdiği kutsal odaya bile sokuyorlar. Muhtemelen hiçbir kalfa, bu yüzleri daha önce takmamıştır hatta tapınaktan çıktıklarına dair bir bilgi dahi görmedik.

    Bu konuşmadan sonra Arya, ilk suikast görevini alır ve bunu başardıktan sonra kalfalığa terfi ederek Oyuncular’ın yanına, rol yapmayı öğrenmeye gönderilir. Sonraki görevi için yeni bir yüz alacaktır, artık yüz değiştirmeyi de öğrenmiştir. Yıllar sürmesini ve bedeller ödemesi gerektiğini söyledikleri şu sanattan bahsediyorum… Baştan aşağı şüpheliler.

    Kızla baş başa kaldıklarında, “Sen kimsin?” diye sordu vebalı adam.

    “Kimse.”

    “Öyle değil. Sen Stark Hanedanından Arya’sın, dudağını ısıran ve yalan söyleyemeyen kız.”

    “Eskiden Arya’ydım. Şimdi değilim.”

    “Neden buradasın yalancı?”

    “Hizmet etmek için. Öğrenmek için. Yüzümü değiştirmek için.”

    “Önce kalbini değiştirmelisin. Çok yüzlü Tanrı’nın hediyesi çocuk oyuncağı değildir. Kendi amaçların ve kendi keyfin için öldürdün. Bunu inkâr mı edeceksin?”

    Kız, dudağını ısırdı. “Ben…”

    Rahip, kızı tokatladı.

    Kız, yanağının zonkladığını hissetti ama bu tokadı hak ettiğini biliyordu. “Teşekkür ederim.” Yeterince tokat yerse, dudağını ısırmaktan vazgeçebilirdi. Bunu Arya yapıyordu, gece kurdu değil. “İnkâr ediyorum.”

    ‘Yalan söylüyorsun. Gerçeği gözlerinde görebiliyorum. Bir kurdun gözlerine sahipsin ve kan tadını seviyorsun.”

    Kız, Sör Gregor, diye düşündü. Dunsen, Tatlı Ralf. Sör Ilyn, Sör Meryn, Kraliçe Cersei. Konuşursa yalan söylemesi gerekecekti ve rahip anlayacaktı. Kız sessiz kaldı.

    “Bana eskiden bir kedi olduğunu söylediler. Balık kokuyor muşsun, ara sokaklarda dolaşıyormuşsun, sikke için midye ve istiridye satıyormuşsun. Senin gibi küçük yaratıklara uygun küçük bir hayat. İste ve o hayatı sana geri verelim. El arabanı it, midyelerini sat, mutlu ol. Kalbin, bizden biri olmak için fazla yumuşak.”

    Beni kovmak niyetinde. “Benim kalbim yok. Sadece boşluğum var. Birçok insan öldürdüm. İsteseydim seni de öldürürdüm.”

    “Bunun tadı sana tatlı mı gelirdi?”

    Kız doğru cevabı bilmiyordu. “Belki.”

    “Öyleyse buraya ait değilsin. Bu evde, ölümün hiçbir tatlılığı yoktur. Biz savaşçı değiliz, asker değiliz, kibirle kabarmış eşkıyalar değiliz. Biz, keselerimizi şişmanlatmak için bir lordun emriyle cinayet işlemeyiz. Biz, Çok Yüzlü Tanrı’nın hizmetkârlarından başka bir şey değiliz.”

    Kızın kolları ürperdi. Kutsal oda. Nazik adam onu daha aşağı götürecekti, üçüncü kata, sadece rahiplerin girebildiği gizli odalara.

    TWoW

    Altıncı kitaptan yayımlanan tek Arya POV(Mercy); muhtemelen kitabın 1. ya da 2. Arya POV’u. Kurt Rüyası görürken onu izleyen bir ağaç vardı, Nymeria’yı izliyor(ama onun aracılığı ile Arya’yı izlemesi de muhtemel). Bu kişinin Bran olduğu ilk akla gelen seçenekler arasında yahut Kankuzgun’u da olabilir; yahut şöyle diyelim, en başından beri Arya’yı izleyen ve ona fısıldayan kimse o… Daha önce de Büvet ağacının (FM evinin kapısındaki) onu izlediğini düşünmüştü.

    Kalbindeki ulumayı durdurmak için derin bir nefes aldı. Gördüğü rüyayı daha net hatırlamaya çalıştı ama çoğu çoktan yok olup gitmişti bile. Rüyasındaki kanı ve gökyüzündeki dolunayı hatırladı. Bir de koşarken onu izleyen bir ağaç vardı.

    Seride “tatlı” kavramının “ölüm” işareti olduğuna dair bir saplamam var ( Buz ve Ateşin Şarkısı "Tatlı" İşaretler - 1) . Burada da Mercy “tatlı” gülümseme ile Batıdiyarlı elçilere hizmet edecek(Lannister adamları) ki bu kişinin Tatlı Raff olduğunu ve onu öldürdüğünü biliyoruz. Yani buradaki “tatlı hizmet” ölüm hizmeti oluyor. Mercy’nin ayrıca gülümsemesi de tatlıdır.

    Henüz geç kalmamıştı ama oyalanmamalıydı. Merhamet, içten bir kızdı ve çok çalışkandı ama dakik biri değildi. Böyle içten ve çalışkan olması bu gece işine yaramazdı. Bu akşam Kapı’nın oraya Westeros’tan bir elçi gelecekti. Merhamet, onlara o tatlı gülümsemesi ile hizmet etse bile Izembaro mazeret dinleyecek havada olmayacaktı.

    Mercy POV’da Merhamet’e ait olmayan anahtar, kılıç ve para kesesi dikkat çekici. Kılıç, Arya’nın ilk geldiği zaman -ihtiyacı olacağı zamana kadar- sakladığı İğne. Mercy’e ait bir para kesesi olduğu cübbe cebine saklanan para, merak konusu. Yani Mercy’nin zaten parası var ama Arya niye başka yerinde para saklıyor? Demir anahtarın, Kutsal Oda dediği Yüzler Odasına giden anahtar olma ihtimali üzerinden düşündüm ama Arya’nın onu ilk betimleme şekli “süslü bir anahtar” olmuştu, demir anahtar değil. Bu yüzden anahtarın ne olduğundan emin değilim. İğne’yi çıkarması ve paralar; bende Arya’nın Braavos’tan ayrılma kararı aldığı izlenimi yaratıyor. Fakat ilk iki POV’a ait ise bu pek mantıklı da görünmüyor gibi.

    Son olarak da pelerinini omzunun üstüne attı. Bu gerçek bir oyuncu peleriniydi. Mor renkli yün pelerinin üstü kızıl çizgilerle kaplıydı. Yağmurdan korunmak için başlığı ve üç gizli cebi vardı. Bu ceplerden birine para, diğerine demir bir anahtar ve sonuncusuna da bir kılıç saklamıştı. Gerçek bir kılıç. Belinde duran meyve bıçağı gibi değildi. Ancak bu kılıç, tıpkı diğer ceplerindeki şeyler gibi Merhamet’e ait değildi.

    Bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum ama dikkatimi çekti. Arya’nın ilk suikast yaptığı adamın elleri, Arya’yı rahatsız etmiş ve o ellerden nefret etmişti. Adam kötü bir şey yaptığı için düşman kazanmıştı ve sonunda Arya tarafından öldürülmüştü. Burada ise çizilen el’i güzel buluyor. Seride erkeklerin ellerine anormal şeyler olduğu aşikar da. Misal Davos’un parmakları kaçakçılık yaptı diye kesildi; Jaime’nin eli yine kesildi; Jon’un sağ eli yandı ve karardı gibi gibi. Suç ve günah vb. şeylerle bağlantısı var gibi ama Jon’un suçu günahı ne ki? Haliyle burada tam tutmayan bir şey var. Özetle GRRM’in erkek elleri; kadınların da saçlarıyla (günah sebebi yüzünden de kadınların saçlarını keltoş yaptığını düşünüyorum; Dany, Cersei, Pia, Arya) bir derdi var.

    Büyük ve kırmızı harflerle Zalim El yazıyordu. Ayrıca okuma bilmeyenler için zalim elin resmini de çizmişti. Merhamet resme bakmak için durdu. “Bu güzel bir el,” dedi.

    Bu sahneyi seviyorum çünkü buradaki cüce, Tyrion’u oynuyor ve o da gidiyor Arya’ya asılıyor. İlk taslak planda Martin, Jon-Arya-Tyrion arasında geçen bir aşk üçgeni planlamıştı ama muhtemelen vazgeçmiş olabilir ama eski fikrine bir el sallamış gibi bu sahneyi yazmış(ya da bakarsınız vazgeçmemiştir :stuck_out_tongue: ). Hoşuma gitti.

    Biz birlikte olmak için yaratılmışız, Merhamet,” diye ısrar etti Bobono.

    “Bak, boylarımız aynı.”

    “Sadece ben diz çöktüğümde. Oyunda söyleyeceğin sözleri hatırlıyor musun?”

    “Senin memelerin yok. Memeleri olmayan bir kıza nasıl tecavüz edebilirim?”

    Cücenin burnunu başparmağının ve işaret parmağının arasına alıp kıvırdı. “Ellerini üstümden çekmezsen burnunu koparacağım.”

    “Aaaaaa,” diye ciyakladı kızı bırakırken.

    “Bir iki yıl içinde göğüslerim büyüyecek.” Merhamet cüceden daha uzun durmak için ayağa kalktı. “Ama senin başka bir burnun çıkmayacak. Bana bir daha dokunmadan önce bunu iyi düşün.”

    Tatlı Raff’ı gören Arya, onu öldürmek için bir kenara çekmek zorundadır ve bunu onu cezbederek yapmak niyetindedir; başarır da. Onu doğruca kendi evine götürür ve yukarıda bahsettiğim; duasındaki kişileri öldürmek için onlardan nefret etmesine neden olan günah/suçlarını oyun sahnesi gibi canlandırıp, öyle öldürüyor. Tatlı Raff ve Lommy sahnesi de aynen canlandırılıyor ve Arya, Raff’ı Lommy’nin rolüne sokarak öldürüyor.

    Ayrıca Arya’nın “cinsel” yönden de baya bir seviye atladığını görüyoruz(yavaş kızım yavaş).

    Bulunduğu yerde muhafızların yüzünü çok rahat bir şekilde görebiliyordu. Emin olmak için dikkatli bir şekilde inceledi. *Onun için çok mu gencim?* diye endişeye kapıldı. *Çok mu gösterişsizim? Ya da çok mu sıskayım?* Muhafızın, büyük göğüslü kızlardan hoşlanmayan bir erkek olmasını umdu. Bobono onun göğüsleri konusunda haklıydı. *En iyisi onu kaldığım yere götürmek olur. Ama benimle gelir mi ki?*

    Merhamet son sözleri onunla birlikte söyledi. Cücenin sözleri onunkilerden daha iyi ve daha zekiceydi. Beni isteyecek ya da reddedecek , diye düşündü. O halde oyun başlasın. Çok yüzlü tanrıya sessizce dua ederek bulunduğu girintiden dışarı çıktı ve muhafızlara doğru ilerledi. Merhamet, Merhamet, Merhamet. “Lordlarım,” dedi. “Braavos dilini biliyor musunuz? Lütfen bildiğinizi söyleyin.”

    Kızı bileğinden yakaladı. “Şimdi ben sana bir şeyler öğreteceğim. İlk dersini alma zamanı.” Merhamet’i sertçe kendine çekerek dudaklarını öptü. Öperken dilini kızın ağzına sokmaya çalıştı. Bu ıslak ve yapış yapıştı. Tıpkı yılan balığı gibi. Merhamet adamın dilini kendi diliyle yaladı. Sonra da nefes nefese kendini geriye çekti. “Burada olmaz. Birileri görebilir. Odam çok uzakta değil ama acele etmeliyiz. İkinci sahne başlamadan önce geri dönmeliyim. Yoksa tecavüzümü kaçırırım.”

    Yüzünde afallamış bir ifadeyle kafasını salladı. Elini kalçasına bastırdığında parmaklarının arasından kan fışkırdı. Kan, bacağından akıp çizmelerinin arasına girmeye başladı. Artık o kadar yakışıklı gözükmüyor diye düşündü. Dehşete düşmüş ve bembeyaz kesilmiş bir halde gözüküyor.

    “Havlu,” dedi muhafız nefes nefese. “Bir havlu ya da paçavra getirip üstüne bastır. Tanrılar. Başım dönüyor.” Bacağı, kalçasından akan kan sebebiyle sırılsıklam olmuştu. Ayağa kalkmaya çalıştığında dizi büküldü ve yere düştü. “Yardım et,” diye yalvardı pantolonunun ağı kırmızılaşırken. “Anne merhamet eylesin. Şifacı, koş ve bana hemen bir şifacı bul.”

    “Kanalın karşısında bir tane var ama buraya gelmez. Senin gitmen gerek. Yürüyemez misin?”

    “Yürümek mi?” Parmakları kanla kaplanmıştı. “Kör müsün? Mızrağa saplı bir domuz gibi kanıyorum. Bu haldeyken yürüyemem.”

    “Pekala,” dedi. “Oraya nasıl gideceğini bilmiyorum o zaman.”

    “Beni taşıman lazım.”

    Gördün mü? diye düşündü Merhamet. Sen kendi sözlerini biliyorsun, ben de kendi sözlerimi biliyorum.

    “Öyle mi düşünüyorsun?” diye sordu Arya tatlı bir şekilde.

    Uzun ince kılıcı kol yeninden çıkarırken Tatlı Raff ona doğru keskin bir bakış attı. Kılıcı adamın çenesinin altına götürerek boğazına soktu, döndürdü ve boğazını düz bir yırtıkla yanlamasına kopardı. Bunu kırmızı bir yağmur izledi ve gözlerindeki hayat ışığı söndü.

    “Valar Morghulis,” diye fısıldadı Arya. Ancak Raff ölmüştü ve onu duyamazdı

    Arya’nın bu yaptığının Cersei’nin altın anlaşması için gönderdiği elçi için sorun yaratacağı öngörülüyor. Bizimki adamın cesedini yok edince ve Mercy’nin evinde kan bulunca; Lannisterların, Braavoslu bir kızı öldürdüğü ve kaçtığı düşüncesi oluşacağı ve Braavosluların bundan hoşlanmayıp, tepki vereceğini düşünen okuyucular var. Muhtemelen “anlaşma” bu olay yüzünden gerçekleşmeyecektir, zaten halihazırda da Kral’ın Braavos’a bir sürü borcu var. Bu arada bu POV’da Arya birden fazla kez üçlü tekrarlar halinde isimlerle şarkı söylemeye devam ediyor.

    “Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye hüzünle şarkı söyledi. Hep aptal ve sersem bir kız olmuştu ama iyi kalpli biriydi. Onu özleyecekti. Daena’yı, Şakşakçı’yı ve diğerlerini de özleyecekti. Hatta Izembaro ve Bobono’yu bile. Hiç şüphe yok ki bu Deniz Lordu ve göğsünde tavuk bulunan elçi için sorun yaratacaktı.

    Toparlarsak… Arya’nın hikayesi; hayatın gerçeklerinden bihaber, kendi halinde yaşayan; kendisine verilen geleneksel kadın rolünden memnun olmayıp kendi istediği kişi olmayı tercih eden küçük bir kız çocuğu olarak başlıyor. Genelde (Brienne ve Cersei gibi) çevresindeki erkekler tarafından rollere itilen/itilmek istenen kadın karakterler gözlemledim ama aynı zamanda kendi rollerini kabul etmiş, bu kısır döngünün devamına asıl katkıyı sağlayan kadın karakterlerin de var olduğunu gördüm. Arya’nın çevresinde bunlar; Cat, Sansa ve Rahibe Mordane. Dişi Kurt’un hikayesinin ilk kısımları biraz bu “rol” meselesinin eleştirisinden oluşmakta.

    Daha sonra ise diğer karakterler gibi ailesini/sevdiklerini kaybederek erginlenmeden geçip, büyümeye, acı gerçeklerle ve kederle olgunlaşmaya ve elbette karakteri de değişmeye başlıyor. Her olay, her insanı farklı etkiler. Stark çocukları yaşadıkları acılarla farklı şekillerde baş ediyorlar ama aralarından (şimdilik) sadece Arya’nın karakteri git gide daha karanlık bir hale geliyor.

    Her karakter, hikayedeki kendi rolüne göre karakter gelişimini yaşadığı için Arya’nın rolünü gözlemlemek az çok mümkün oluyor ama GRRM’in Arya konusunda ketum olduğunu da söylemek mümkün. Yazı boyunca bu rolün ne olabileceğine dair yapboz parçalarını gözler önüne seren yazıları da paylaştım, daha net fikirler verebilir umuduyla. Lakin özet geçmek gerekir ise -haklı çıkarsam- Arya’nın rolü, Dany’nin karşısında olmak olacak. Buz ve Ateş’in Dansı. Bunun için bu başlığa bakabilirsiniz: Buz ve Ateşin Şarkısı "Şampiyonlar"

    Yazımız burada sona eriyor. Biliyorum oldukça uzun bir yazı oldu (bir haftamı aldı diyerek duygu kasayım biraz. :smiley: ) ama okur ve yorum yaparsanız çok sevinirim. Bu karakter gelişim yazıları, karakterin tüm povlarını kapsadığı için sizler için de bir yeniden okuma gerçekleşmiş olacak. Biraz daha özet hali elbet.

    Okuyan arkadaşlarımıza teşekkürler. :slight_smile:

  3. Vallahi bence çok mantıklı bu Jon Con meselesi,

    “Tywin Lannister bile daha fazlasını yapamazdı,” demişti Karayürek’e, sürgününün ilk yılındaydı.
    “İşte bu konuda yanılıyorsun,” diye karşılık vermişti Myles Toyne. “Lord Tywin kasabayı aramakla uğraşmazdı. Kasabayı ve kasabadaki her canlı yaratığı yakardı. Erkekleri, delikanlıları, bebekleri, soylu şövalyeleri, kutsal rahipleri, domuzları, fahişeleri, fareleri, asileri; hepsini yakardı. Ateşler söndüğünde ve geriye küllerle közler kaldığında, Robert Baratheon’ın kemiklerini bulmaları için adamlarını gönderirdi.

    Kendine Tywin Lannister olsa ne yapardı diye sorması ve bir yenilgi daha almamak için elinden ne geliyorsa yapması gayet olası.

  4. Aslına bakarsan sadece kötü bir ani değil travma. Jon sürgün sonrası tüm yaşamını bu savaşın ona yarattığı psikolojinin üstüne inşa etti. Jon’un sadece iki povu var ve her iki povdan da aklımda kalan tek şey gri hastalık ve bu savaş oldu. Bu konuyu çok fazla düşünüyor. Bu savaş sonrası sürgün onun onurunu çok fazla zedeliyor. Savaş onun için kesinlikle kötü anidan fazlasi

  5. Alaşımına insan evladının bildiği hiçbir metal karışmamış olan uzun kılıçlar kullanmaktadırlar. Ay ışığı altında canlı gibi olan yarı şeffaf, kenarından bakıldığında görünmeyecek kadar ince, kenarlarında belli belirsiz Gerçek dışı mavi bir ışık barındıran kılıçlardır.
    Viki’de Ötekiler’in kılıcı hakkında böyle bir ifade barındırıyor. Bu yüzden tuhaf karşıladım.

Forumumuzda sen de tartışmaya katıl!  forum.gameofthronestr.com

23 kez daha cevap verilmiş

Katılımcılar